Kazım, Mine'ye söylüyor:
- Ben zaten eski bir aşkın mahvettiği bir Türk vatandaşıyım!
ÇİLEK'İN DÜNYASI
Gönderen
çilek
zaman:
19:47
0
yorum
Etiketler: mine koşan, Replik, Sadri Alışık, sevdağ ferdağ
Gönderen
çilek
zaman:
19:33
0
yorum
Etiketler: Kartal Tibet, Murat Soydan, Replik, Türkan Şoray
Şampiyonluk maçının olduğu gün aklıma düşmüştü bu film, yazmalıyım bunu mutlaka demiştim.
İki ezeli rakip Galatasaray ve Fenerbahçe'nin yandan yemiş halleri SALATASARAY ve YENERBAHÇE'nin mücadelesini filmin arka fonunda da izlesek, aşk temalı , siyah beyaz bir komedi filmidir ŞEPKEMİN ALTINDAYIM.
Orhan Ayhan'ı maç sahnelerini anlatan adam, Ajda Pekkan'ı dansöz olarak görebildiğimiz bu filmin yapım yılı 1965, yönetmeni Ülkü Erakalın, senaristi ise Bülent Oran.
vahi öz: yenerbahçe spor kulübü başkanı hulusi kentmen :salatasaray spor kulübü başkanı hüseyin baradan : salatasaray spor kulübü yöneticisi yusuf sezgin : filmin yakışıklı esas oğlanı ama gel gör ki fakir esen püsküllü: filmin ameliyat olması gereken esas kızı ajda pekkan: yenerbahçeli öztürk serengil’i başdan çıkarmaya çalışan dansöz sami hazinses: yusuf sezgin, öztürk serengil’den oluşan gariban takımının üçüncü kişisi uğur kıvılcım : sami hazinses’in yavuklusu |
Gönderen
çilek
zaman:
23:54
0
yorum
Etiketler: 60 lar, Ajda Pekkan, Esen Püsküllü, Hulusi Kentmen, Hüseyin Baradan, Yusuf Sezgin

Selam :)
Harca... Harcadıkça daha da harca felsefesi güden sistem, babalar gününü , anneler günü kadar sömürmeyi henüz beceremedi ne mutlu ki :)
Türkiye'nin ilk ve tek sinema tiyatro müzesi TÜRVAK, babalar gününde bütün baba ziyaretçilere ücretsiz olarak kapısını açıyor. O da yetmiyor , akşamına "Ömerçip: Amca size Baba Diye Bilir Miyim ?" isimli filmi de ücretsiz olarak izleyebilecek bütün babalar.
"Ben Baba değilim ühhühüüü" diyen sevgili okurların kocaman olanları 10 TL, minik olanları indirimli 5TL'ye müzeyi gezme fırsatını bulacaklar. Film gösterimi de ücretsiz.
Naçizane fikrim, illa ki günün anlam ve önemine binaen bir film gösterilecek madem, bence bu "Aile Şerefi" veya "Sevgili Babam" olabilirdi diyor, huzurlarınızdan ayrılıyorum.
Not: Ücretsiz etkinliğe katılmak isteyenlerin, 0212 245 80 91 numaralı telefondan rezervasyon yaptırması yeterli olacak.

Bugün taze taze izledim Otobüs Yolcuları'nı, bilmiyorum kaçıncı kez. Ayhan Işık ve Türkan Şoray'ın başrollerini paylaştığı 1961 yapımı bu siyah beyaz yapımı, İstanbul'u uçsuz bucaksızmış gibi gösteren bomboş arazileri, asfaltlanmamış yollarını, arabalar geçtikçe kalkan tozunu, daha yeni yeni kentleşmeye başlayan cânım şehrin apartman hayatına uyum sağlamaya çalışan sakinlerini, evlerine henüz saka ile su taşıttıkları ve bunu da modernlik olarak görmelerini, sokaklarında maniler söyleyerek ip atlayan çocuklarını, tattırdığı mahalle havasından dolayı bir ayrı severim. Çocukluğum gelir aklıma. Özlemim depreşir.
Film, doğru bildiğinin ardında sonuna kadar duran şoför Kemal ile fakir halkın sırtından geçinen hırsız bir müteahhtin kızı olan üniversiteli Nevin'in aşkına seyriciyi tanık ederken, arazi mafyasının ilk geliştiği yıllara adeta ayna tutuyor.
Filmin bir sahnesinden:
Kemal , Nevin'i belediye otobüs ile kaçırır. Seferini henüz yeni bitirmiştir ve biletçi Salih de az önce inmiştir araçtan. Kemal , son hız otobüsü bilinmeyen bir yere doğru sürer. Bu sırada korkan Nevin, kapıyı tekmelemekte , çığlık atmaktadır. Sonrasında Kemal, seyircinin boş bir alan olarak algıladığı bir yere otobüsü çeker. Kapının önünde korkuyla pısmış olan Nevin, kendisine doğru hamle yapan kemal'i görünce önce korkuyla sonra da telaşla "adam sandımdı seni" der. Kemal , Nevin'i öpüşüyle susturur (Bu sahne , Sultan'ı öpüşürken gördüğümüz ender sahnelerden biridir) . Derken, az önce durakta "heey Kemal, hay Allah" diye ünlemiş olan biletçi Salih amcamız depara kalkıp şahlanarak koşmuş bir şekilde otobüse yetişmiştir. Otobüsün kapı penceresine tıklar. Kemal kapıyı açar:
Biletçi Salih (Kemal'e) : kovulmak istiyorsun işinden? delirdin mi sen ?
Kemal başı önüne eğik: hı hım, der yerine geçer
Biletçi Salih (Nevin'e) : geç sen de yerine
Nevin, mahçup şekilde yerine oturur.
Biletçi Salih (şahit olduklarına dair içten duyduğu memnuniyet ve az önce gençleri paylamış olmanın verdiği güçle ) : tamaaam, der
ve yola devam ederler.
Gönderen
çilek
zaman:
22:49
0
yorum
Etiketler: Ayhan Işık, Türkan Şoray
Merhaba arkadaşlar
Yarın 19 Mayıs Atatürk'ü Anma ve Gençlik Bayramı, şimdiden bütün gençlerin ve genç kalanların bayramını kutlarım. Bayramı benim için bayram gibi geçirtecek güzel bir aktivite de var üstelik; müzeler haftası olması sebebi ile Türkiye'nin ilk ve tek sinema tiyatro müzesi TÜRVAK SİNEMA VE TİYATRO MÜZESİ , etkinlik kapsamında ücretsiz gezilebilecek. Üstelik gece 24:00'de kadar.
Yarın izinli olduğum için ben günümün bir kısmını bu çok merak ettiğim müzede geçireceğim kısmetse. Duvarlarındaki her bir fotoğrafı, afişi hazmede hazmede inceleyecek ve hafızama bir kez daha nakşedeceğim.
Müzenin harika bir etkinliği daha var. Başrollerini Erol Evgin, Gülşen Bubikoğlu ve İzzet Günay'ın paylaştığı 1980 yapımı Renkli Dünya filmi de ücretsiz şekilde türk sineması sever bünyler tarafından izlenebilecek.
Bir kaç sene öncesine kadar kendim de çamlıca gazozlu, çekirdekli ve kağıt helvalı türk filmi zirveleri düzenlerdim, çok da keyifli geçerdi. Müze yetkilileri bu nostaljik ayrtınıyı atlamamışlar, dileyenler damaklarında bu tatları hissederek nostaljik bir akşam geçirebilecekler.
Herkese iyi eğlenceler...

Merhaba sevgili okuyucular :) Posta kutuma gelmiş bir iletiyi azıcık gecikme ile sizinle paylaşmak istiyorum. Meraklısı için kaçırılmayacak bir sergi haberi bu.

TÜRVAK SİNEMA –TİYATRO MÜZESİ VE SANAT KİTAPLIĞI
TURHAN KA.
RESİM SERGİSİ
“Sesleri Alan: MARKO BUDURİS”
Sinema emekçilerine ithafen…
Türvak Sinema –Tiyatro Müzesi, TURHAN KA.’nın “Sesleri Alan: MARKO BUDURİS” isimli resim sergisini 4 Mayıs – 4 Haziran 2011 arasında sanatseverlerle buluşturuyor.
Sergi, sinemaya farklı bir bakış açısıyla odaklanan otuz altı eserden oluşuyor. Tuval üzerine kolaj ve boya uygulamaları ile yaratılan eserlerde grafik ile resim arasında geçişler gözleniyor.
Sanatçı, Türvak Sinema – Tiyatro Müzesi’nde gerçekleşecek olan sergiyi, MARKO BUDURİS’in şahsında Yeşilçam filmlerinde emeği geçen, adları afişlerde yer almayan, birçoğumuzun tanıyıp bilmediği “Sinema emekçilerine ithafen” hazırlıyor.
Sergide yer alan eserler arasında 2 Film Birden, Gizli Görev, Mutlu Pazar, Birgün, 18 Aralıkta Sinemalarda, Red&Blue, Balon Yarışı, Kral’a Selam Olsun, Çok Özledik Be Abi, Sancı, Ben de Aksiyon Oynamak İstiyom, Duvardaki Che, Aranıyor, Aşk Yorgunu, Dombili Modası, Başka Dilde Aşk, Şimdi, Rol, Sinemalarda, Sevmek Zamanı, Film Kulübü, Kısa Filmciler Toplanıyor, Son Şarkı, Adamım Benim, Gençlik Rüzgarı, Saklanan Film bulunuyor.
TURHAN KA. çocukluğunda ve gençliğinde yaz akşamlarında seyrettiği filmlerden etkilenerek hayal dünyasını kendisine has bir üslupla tuvale taşımış. Yaklaşımını “Benim resmim hiç bilmediğim, fakat bulmak için inatla uğraştığım bir yer.” olarak tanımlayan sanatçı, geçmişinde yaşadığı birçok olayı resimlerine yansıtıyor; bugüne kadar yaşadığı tüm deneyimler, kendi belleğinde hazırda bulunan imgelerle birleşince de tuval üzerinde dün ile bugünün bir sentezi olarak ortaya çıkıyor.
Tüm sanatseverleri hayal perdesi ardında gizli bir zaman tünelinde yolculuğa çıkaracak bu duygu yüklü sergiyi 4 Mayıs - 4 Haziran 2011 tarihleri arasında Beyoğlu’nda Türvak Sinema – Tiyatro Müzesi Sergi Salonu’nda gezebilirsiniz.
TÜRVAK SİNEMA VE TİYATRO MÜZESİ SANAT GALERİSİ ZİYARET SAATLERİ VE GÜNLERİ:
Sanat galerisi, Müzenin giriş katında CİNETELE CAFE’yle iç içe olan bir mekandır. Sergiyi gezmeye gelen sanatseverler CAFE’nin hizmetlerinden de yararlanabilecek. Haftanın yedi günü açık olan Türvak Sanat Galerisi ve CİNETELE CAFE, her gün saat 10.00 – 21.00 saatleri arasında ziyaretçilere hizmet verecektir.
ADRES: Yeniçarşı Caddesi No:24 Galatasaray Meydanı - 34430- Beyoğlu – İstanbul
Zaman zaman yaptığım şeyin, yazdıklarımın, araştırdıklarımın, bunlar için harcadığım zamanın "boş iş" olduğuna karar verip, dudak büken kişilerle karşılaşıyorum. Olabilir. Üstelik çok yakımında olan kişilerden de bu tepkiyi görürüm. Hatta birkeresinde "bundan para kazanıyor musun, ne kadar kazanıyorsun?" demişti bir yakınım (La havle...)
Kimisine göre bu malayaniyet gelebilir. Sinir olduğum şey "ıyy Türk filmi mi, üstelik de nostaljik, bir iki filmde oynamış tiplere dünya starı muamelesi yapmak kadar salakça bişey olamaz, zaten bizim milletimiz neyin doğru neyin yararlı olduğunu bilmez ki" vıdı vıdısı yapmaları.
Bu fikriyatla karşıma çıkan kişilere karşılık verecek kadar kuvvetli bir belagatım yok maalesef ki, neyi, kimi niçin neden sevdiğimin açıklamasını yapmamı kim neden bekler ki? Seviyorum işte, var mı diyeceğin?
Bir de sad
ece bu işin tekelinin kendilerinde olduğunu düşünenler var ki, bizim bilgi kırıntılarımızı hiç mi hiç beğenmezler, onlar ayrı alem. Onların şimdiki konumuzla pek ilgisi yok.
Burun kıvırıcılara karşı Ahmet Turan Alkan hocam tepkisini muhteşem bir yazı ile vermiş. Bu yazıyı Nostaljik Türk Sineması blogunun manifestosu olarak ilan ediyorum.
Resmen ayıp etmişiz eski film seyretmekle.
Kim buyuruyor? Gazetelerden birinde televizyon, sinema kritikleri yazan fakat ismini bizden esirgeyen bir entelektüel (kardeşimiz, abimiz, ablamız; her kimse!) yazar arkadaşımız söylüyor.
Efendim, güya Kadir İnanır bir yerlerde demiş ki,
-Şimdi genç yönetmenler Yeşilçam'ı tanımak istemiyorlar, beğenmiyorlar ama onlar olmasaydı siz iyiyi bulabilir miydiniz bakalım?
Bunun üzerine genç sinema eleştirmenimiz celâllenmiş, köpürmüş de küplere binmiş; diyor ki,
-Ortada öyle nostalji duyulmaya müsait, dünyada ses getirmiş bir Yeşilçam sineması vardı da, bizim mi haberimiz olmadı?.. Yeşilçam çok ileri sinema yapıyordu da dünya mı anlamadı? Tarih unutturmuş zaten, neden deşilip duruyor ki şimdi?
Sevgili eleştirmenimiz Kadir İnanır'a bozulmuş (Kim inanır?), ondan hıncını almak için bizim yerli filmleri pataklamaya kalkışıyor. Müsaade eder miyiz? Yerli filmlerimiz o kadar sahipsiz midir?
Hele bu memlekette eski filmlerden hoşlananların köküne kıran mı girmiştir ki bu genç elemanımız, selamsız sabahsız bodoslamadan bizim ortak ve milli bir değerimize fiske atabilmektedir?
Sevgili okuyucularım; entelektüel sinema yazarı kardeşimizin ortaya karışık istikametinde servise koyduğu şu tenkidler, durumdan vazife çıkarmamı gerektirdiği için kusuruma bakmayınız; "Yeşilçam'ı savunmak sana mı kaldı kardeşim?" diye beni sâkin olmaya da davet etmeyiniz.
Sâkin olmayacağım işte, sakin olmayacağım!
Başkalarının, entel sinemacıların ne dediği, ne düşündüğü umurumda bile değil; ben, Yeşilçam sinemasının o kötülenen, o inandırıcı bir hikâye ve kurgudan uzak, görüntü kalitesi yerlerde sürünen, n'aayır'lı, n'olamaz'lı, türkülü, şarkılı, fakir genç kızla zengin oğlanın, zengin oğlanla fakir kızın imkânsız aşklarını, hicranlarını, hıçkırıklarını konu edinen salaş filmlere bayılıyorum, çok seviyorum.
Hiçbir entelektüel analiz beni fikrimden caydıramaz.
Sabahları en büyük keyfim, iyi demlenmiş birkaç bardak çay ve kızarmış ekmekle peynir refakatinde televizyon kanalları arasında dolaşıp bir yerli film bulmak, kırk defa seyretmiş olsam da kırkbirinci defa seyretmek, olmadı, en azından sesini dinlemek.
Biz bu filmlerle büyüdük; bu esnada başka filmler, sözümona "başyapıtlar", psikolojik filmler, ağır sinema şaheserleri de seyrettik, onlardan da zevk aldık şüphesiz ama hiçbirinde, şu bizim "kötü ve değersiz" sandığınız filmlerde bulduğumuz sıcaklığı ve sevimliliği bulamadık.
Bizim filmler pek mi gerçekçidir? Yoo, aksine biz yerli filmleri gerçekçi olduğu için değil bilakis gerçekçi olmadığı için sever ve seyrederiz. Esas oğlan tam da filmin kötü adamının elinde telef olmak üzere iken Polis'in hızır gibi yetişmesine hem güler, hem seviniriz. Olmadık tesadüflerin çizdiği kader yollarına içimizden "Eh, yerli filmdir, olacak o kadarı" diye anlayışla bakarız. Cinayetle suçlanan esas oğlanın film sonunda mutlaka suçsuzluğunu isbat ettiği gibi üstüne üstlük sevdiği kızla evlenmesine bile "Yok artık, bu kadarı da olmaz; cıvıttılar bunlar yahu!" demeyiz.
Bizim filmler çok mu sanat değerini haizdir? Yoo! Üç otuz kuruş sermaye ve siz bilemediniz sekiz-on güne sığdırılan çalışma takvimi ile çekilen filmden bir de sanat değeri umacak kadar yüksek değildir insafımızın çıtası. Işıkları kötüdür, kostümler felakettir; renkler çamur gibi sıvanmıştır. Metinler nedense hep klişedir (ve biz böyle klişe cümlelere bayılırız): Senin annen bir melekti yavrum... Elimiz yüzümüz kirli olabilir ama vicdanımız Arap sabunuyla yıkanmış gibi tertemizdir... Ben masumum hakim bey... Size baba diyebilir miyim amca?.. Bazı filmler, para yetersizliği yüzünden otomobil veya kırda koşup kovalamaca sahneleriyle lüzumsuz yere uzatılmıştır meselâ; affederiz, onları da kemâl-i zevkle seyrederiz.
Bizim filmler çok mu eğitici, öğreticidir? Yoo! Yerli filmleri hayat görgüsü edinmek için değil, masal dinlemek veya daha doğrusu yerli film seyretmek için seyretmişizdir hep. Orada gerçek hayatın sertlikleri, sivrilikleri, kesici ve delici ızdırapları olmadığı için çekici gelir bize. Yerli sinemamız, Yeşilçam emektarlarının 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya koydukları tamamen yerli, tuhaf ve bize dair garip bir sanat çeşnisidir, bir tahkiye biçimidir.
Biz yerli filmlerimize bir Citizen Kane, bir Vertigo, bir Paths of Glory muamelesi yapmayız; yönetmenlerimizi de elbette Hitchock, Bergman, Coppola ile kıyaslamak aklımızdan geçmez (Esasen bunların alayı bir araya gelse, bir "Senede bir gün" filmi çekebilirler mi şüphelidir!); onlar öyle oldukları için sevimli ve bize dair adamlardır.
Bizim filmlerin üstünlüğü bu faktörlerden tamamen başka; bizim yerli filmler, bize aile değerlerini hatırlatır; adalet duygusunu telkin eder. Zalimlerin âhını mazlumda bırakmaz. Aşka, mâsumiyete saygı gösterir; biz o filmlerde "Bir film çektim memleketi o'ssaat kurtarıverdim!" emeliyle seyirciye sopa atar gibi ders vermeye kalkışan kafası karışık yönetmenlerin iç sıkıntılarını değil, çook eskilerden beri anlatılan eski bir masalı yeniden dinlemenin hazzına dokunuruz.
Anlayacağınız kimseler bizim sinema keyfimize karışamaz; hiçbir entel sinema eleştirmeni bizim yerli filmlerimize lâf söyleyebilmez; yine de böyle bir mecnunluğa tevessül edenlere, "git kendi yoğurdunu ye; bize karışma" deriz çok çok...
Ve öyle diyoruz: Git kendi yoğurdunu ye, entel filmlerini seyret ve bizim zevkimize karışma kardeşim.Sinemamızın Altın Çocuk'u Göksel Arsoy ile tanıştım dün :) Kısıtlı bir zaman diliminde bana leziz gelen bir sohbet gerçekleştirdik... Film afişlerini imzalattım; "Adım Dilek ama siz Çilek diye yazın lütfen" dedim çok hoşuna gitti... Eşi Soley hanım da yanındaydı bu bu siteyi biz nasıl bulabiliriz diye sordu... ya nasıl mutlu oldum anlatamam ki :)
Anılarını yazmayı hiç düşünmedi mi diye sordum; yazacak çok şey var, yazınca birini yazıp diğerini yazmamak olmaz, yazarsam da yer yerinden oynar dedi. "Oynasın be Göksel bey" dedim.
Hiç film çekiminde tehlike atlatmış mı merak ettim, Soley hanımın gözleri bulutlandı "olmaz mı" dedi. Bir film çekiminde ikinci kattan aşağıda duran kamyonun içine atlaması gerekiyormuş, yün balyaları getirilmiş öyle atlayabilmiş...
Suphi Kaner'i sordum, tanır mıydınız ? Ben anlatayım da siz de yazın dedi; "Suphi çok yetenekli bir gençti. Beyoğlunda sinemada (sinemanın adını da verdi ama şu an hatırlayamıyorum) fenerle yer göstericilik yapar, bazı tiyatrolarda sahneye çıkar, geceleri de o sinemanın 5 nolu locasında yatardı. Bir gün ona br yönetmen, oyuncu gelmediği için "Suphi hadi gel bu rolü sen oyna" deyince o da Yeşilçam'a adım atmış olur ve o oynadığı ilk filmin galası da o yatıp kalktığı sinemada yapılır. Suphi Kaner de kendi oynadığı bu filmi, o beş numaralı locadan izler, seyircilerin alkışları arasında üstelik" .
Ama diyor Göksel Arsoy, eşi de destekliyor; çok yanlış alışkanlıkları vardı, kendi kendisini tüketti.
Hiçbir diziyi izlemediğini, eşinin ise o çok popüler bildiğimiz bazı dizileri takip ettiğini de öğrendim. Hala spor yapıyormuş, belli zaten görünümünden, oldukça fit :)
Başka başka... Ha bir de, sinemadan zengin oldunuz mu efendim dedim, hani ünlü sanatçıların hep lüks içinde yüzdüğü izlenimi vardır ya bizde; eşi gülerek "Vallahi ben kanaatkârım, Göksel... ne dersin zengin oldun mu ? dedi. "Sinemadan kazanmadım ama sahneden çok kazandım" diye yanıtladı beni.
Gerçekten yolda yürürken mi keşfedildiniz diye de sordum " Yok canım, Sırrı Gültekin mahalleden tanıştığım bir aradaşımdı. Hatta birçok Bakırköy'lüyü sinemaya o kazandırmıştır" dedi.
Onlar da bana sordular : Bu sinemaya merak nereden böyle diye :)
Ayrılırken de "Bu küçük hanım çok bilgili maşallah" dedi Altın Çocuk...
İşte böyleeee :)
Gönderen
çilek
zaman:
09:30
3
yorum
Etiketler: Göksel Arsoy
Gönderen
çilek
zaman:
16:56
7
yorum
Etiketler: 60 lar, Efgan Efekan, Fikret Hakan, Türkan Şoray

Yabancı bir filmden adapte edilen Maceralar Kralı'nın rejisörü ve senaryo yazarı Safa Önal. 1963 yapımı filmin başrollerinde iki sıkı dost; Ayhan Işık ve Sadri Alışık oynuyor. Filmin baş aktristi ise Semra Sar.
Filmin künyesine şöyle bir baktım da; yönetmeni de, yapımcısı da (Hürrem Erman), başroldeki iki dev aktör Işık ve Alışık da, Osman Alyanak, Mümtaz Ener... Hiçbiri hayatta değiller. Hayat akıp gidiyor... bakın geriye ne kalıyor?
Neyse.
Sadri Alışık çok güzel... güzel adam be. Filmde, gündüzleri mazbut bir taksici, geceleri ise kumarhane işleten , yeraltı dünyasının sayılı babalarından biri olan Erol'un can dostu İsmet rolünde. Bir nevi Ömer Hayyam düşünün. Sürekli içiyor ve konuşuyor. Filmin bir yerinde Erol'un uzatmalı sevgili Jale : "Bana bir şeyler söylüyor anlamıyorum." dediğinde Erol: "Onun dediklerini mahkemede hakim bile anlayamadı da beraat ettirmek zorunda kaldı." diyerek yanıtlar onu.
Erol, yasadışı işlere bulaşmış, asla uslanmayan, aşkmış, duyguymuş, sevgiymiş, ornito renklermiş... hiç tınmayan bir suçludur. Emekliliği yaklaşmış Savcı Kemal de (Mümtaz Ener) onun azılı takipçisi. Hani böyle suçlulara takik kanun adamları olur ya... jübileyi o suçluyu deliğe tıkarak yapma heveslisi... Sonunda onu mahkum ettirmeyi başarır. Hapiste yattığı süre boyunca Erol'un Savcı Kemal'e karşı kini iyice bilenir. Ondan intikamını almaya yeminlidir artık.
Hapisten çıktığında ise eski hayatına tövbe etmiş, ekmeğini taştan çıkaran gariban bir taksicidir artık. Ama sadece gündüzleri. Gündüz kuzu iken gece kurda dönüşür. Soluğu doğru kendine ait gece kulübünde almaktadır... Ve bir yandan da intikam planını devreye sokar. Savcı Kemal'in biricik kızı Nevin (Semra Sar) bu hain planın kurbanı olacaktır.
Nevin aslında Kenan (Suphi Tekniker) ile sözlüdür. Erol ile tanışınca gerçek aşkı onda bulduğuna inanır. Babasını da sözlüsünü de karşısına alan Nevin'in gözü aşktan o kadar kör olmuştur ki, aslında Erol'un kurmuş olduğu bir kumpas sonucu bir cinayet işler. Daha doğrusu işlediğini sanır. Böylece bir kanun adamının kızı olan Nevin'i babası acaba kanuna teslim mi edecektir yoksa kanun dışı yollarla mı adaletten kaçıracaktır. Bu noktada Erol, Savcı Kemal'den intikamını aldığına emindir artık. Emin midir gerçekten?
Ne dersiniz emin midir?
Hatasıyla da sevabıyla da her daim yanında olan İsmet en sonunda Erol'a haykırır: Sen... sen sadece kendini düşünen bencil bir adamsın!
Erol'un bu lafa tepkisi İsmet'e bir tokat atmak olur. Hani nasıl aslında gerçeği biliriz de, bir türlü kendimize itiraf etmeyiz, İsmet de acı gerçeği dostunun yüzüne çarpmıştır adeta bu sözüyle. İsmet yediği tokadın etkisiyle çocuk gibi ağlamaya başlar. Gözlerinden süzülen yaşları görünce Erol büyük pişmanlık duyar, sarılır kardeşinin boynuna.
Erol, intikamını soğuk yemek şeklinde yemiş olsa da yine de mutlu olmaz. Birşeyler eksiktir. Birşeyler yanlıştır. Muzaffer bir komutan edası taşıyacağı yerde Bülent Arınç gibi huzursuzdur baya yahu :)
İşte o zaman, Nevin'i sevdiğini anlar. Artık öyle bir yola girmiştir ki, geriye dönüşü yoktur. Gerçeklerin farkındadır, o bir suçludur, Nevin daha yolun başında bir taze bahardır, onunla bir geleceği yoktur ki...
Sonunda Erol kendisini öyle bir ateşin ortasına atar ki, hayatından vazgeçer... Tayinine aracı olduğu bir polis memurunun kurşunları ile son nefesini can dostu İsmet'in kollarında verir. İsmet'in hıçkırıkları eşliğinde film biter.
Gönderen
çilek
zaman:
19:53
5
yorum
Etiketler: 60 lar, Ayhan Işık, Sadri Alışık, Semra Sar

:))
Ya vallahi başlık bulamadım başka, gazetedekinin aynını almak da istemedim, o ne öyle ?
Efendim, gülüşü kendisine münhasır, oyuncu, yazar, şair ve düşünce adamı Fikret Hakan abimiz katıldığı bir TV programında demiş ki (özetleyerek yazıyorum); zamanında o derece hijenik yaşamdan uzak bir ortamda çalışıyorduk ki... kadın oyuncuların ağızları kokuyordu. Ağız sağlığının farkında değillerdi. Rol yaparken partnerin ağzının kokması son derece rahatsız bir durum. Ne rejisörler ne de asistanlar bu tür incelikleri düşünmeye vakit bul(a)mazlardı.
Şimdi; ben bu haberi Bugün gazetesinin bugün ki sayısının (16/01/2010) magazin sayfasında okudum. Söz konusu programı da henüz izlemedim. Dilerim rast gelirim.
Gazete öyle bir manşet atmış ki, haberin gerisini de Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray, Fatma Girik gibi oyuncuların adlarını kullanarak doldurmuş. Allah bilir, adam onların adlarını bile telaffuz etmedi belki ama editörler o dönemde oynadığı oyuncuları göz önüne almış. Dolayısıyla onlara da söz hakkı doğmuş oldu.
Hayatta en nefret ettiğim kokuların başında ağız ve ter kokusu gelir, en nefret ettiğim seslerin başında ise tepemde cak cak ciklet çiğneyen birinin şapırtı sesi.
Fikret Hakan, bir oyuncu olarak partnerleri ile yakın temasda bulunduğu için "ağzı kokmayan partner" isteğinde sonuna kadar haklıdır. Sonuna kadar.
Bugün 76 yaşında olan Hakan'ın (Allah sağlık afiyet versin) bu ağız kokusu meselesini o zamanlar dile getirip getirmediğini çok merak ettim doğrusu. O zaman da bir magazin basını vardı misal, dedikodu sütünlarında bir cümlecik böyle bir haber çıkmış mıdır acep? Çıksaydı eminim herkes ayağını denk alırdı :)
Rahmetli Hüseyin Baradan'ın BU GÖZLER NELER GÖRDÜ isimli anı kitabında Cüneyt Arkın'ın sette sürekli çiğ sarımsak yediğini, dolayısıyla ağzının hep sarımsak koktuğunu, oyuncuların illallah dediğini okumuştum :) Doğru yalan bilemem.
Demem o ki, ben bu konuşmadan şunu çıkardım yeni yetme bir ergen (!) olarak; Güzel kızlar pırtlamaz (sen öyle san) ama ağızları kokabilir. Başka da bir etki bırakmadı üzerimde :)))
Buradan tüm Türk kamuoyuna, 80 milyona sesleniyorum (80 milyon beni izliyor :)) : Dişlerinizi fırçalayın anacım, olmadı yanınızda bir naneli ciklet, şeker bulunsun. Koltuk altlarınızı temizleyin, güzel kokular sürün, sabunlanın. Bütün bunları yapmıyorsanız lütfen... ama lütfen... otobüste falan yan yana düşmeyelim. Toplumda yaşıyoruz. Kul hakkı var unutmayın :)
Ahan da bu da haberin linki
Gönderen
çilek
zaman:
17:45
11
yorum
Etiketler: Fikret Hakan

Benim lügâtimde "güzel " kelimesinin karşılığı olan Türkan Şoray, NTV ekranında boy gösterecek bu akşam, üstelik de kendisinden hiç alışkın olmadığımız bir şekilde; program sunacak. SİNEMA BENİM AŞKIM adını taşıyan program bu akşam saat 20:10'da başlıyor. Heyecanlanmayın, program canlı değil. Olamaz da. Malûm Sultan kendisi çok heyecanlı, canlı yayın esnasında bir sürü es verebilir , meraklı olan seyirci dahi zapping yapar.
Yapımıclar da bunu bildiğinden ; Göksel Arsoy ve Nebahat Çehre'nin konuk olarak ağırlandığı bu bant yayınını bu akşam beğenimize sunacaklar. Az önce Hakkı Devrim ve Mirgün Cabas'ın karşısında oldukça rahattı Türkan Şoray, umarım programında da aynı rahatlığı sergilemiştir.
Şahsen ben kendisini, sanki evinin salonundaymışcasına rahat ve samimi bir şekilde rol arkadaşları ile paslaşmalarını, şakalaşmalarını ve anekdotlarını ilgiyle dinler ve seyrederim. Eski tüfekleri "yaaa... neydi dimi aizizm o günler" tadındaki serzenişler eşliğinde dinlemek çok hoş olacak sanki. Bunun dışında motamot bir kalıpla gelecekse program karşıma... bilmiyorum yani.
Bakalım ne kadar uzun ömürlü olacak SİNEMA BENİM AŞKIM ?
Her cumartesi NTV ekranından 20:10'da yayınlanacak bu programın tekrarı da aynı gece 01:10 ve Pazar günü 17:10'da izlenebilir.
Daha detaylı bilgi almak isteyenler NTV sayfasına tıklasınlar.
Hadi hayırlı olsun sultanım, öperim kara gözlerinden :)
--------------------------------------------------------------------------------------------------
Az önce sona erdi SİNEMA BENİM AŞKIM. Türkan Şoray hakkında yazılmış en doyurucu kitabın sahibi olan Atilla Dorsay'ın sinema danışmanlığını yaptığı program cidden farklı ve... güzeldi. gerçekten güzeldi. Tam istediğim gibiydi Sultan. Işıldıyordu resmen, zaman zaman o utangaç biraz da cilveli bakışını atıyordu, gözleri nemleniyordu zaman zaman.
Filmlerinden kesitler de vardı, perforesini bile kendi okumuş, tebrik ediyorum. Çok candandı, çok sultandı :)
Dilerim çok uzun soluklu olur SİNEMA BENİM AŞKIM. Daha İzzet Günay'ı, Kadir İnanır'ı, Ediz Hun'u, Cüneyt Arkın'ı görmek istiyorum. Safa Önal'ı, Kartal Tibet'i, Tarık Akan'ı...Murat Soydan'ı görmek istiyorum.
Gönderen
çilek
zaman:
17:27
0
yorum
Etiketler: Türkan Şoray
Bugün gazetesinin 7 Aralık 2009 tarihli nüshasında okuğum bir haberi paylaşmak istiyorum.
"Hakkında Daha Çok Kitap İstiyor" başlıklı haberin metni şöyle: "Üniversitelerde birçok kez tez konusu olan Hülya Koçyiğit , hakkında da üç kitap yazıldığını ama bunun az olduğunu söyledi. Koçyiğit, 'Bence yetmez. Çünkü benden söz edildikçe sinemadan söz edilmiş oluyor. Sinemadan daha da çok söz edilsin istiyorum. Çünkü birçok gençlerimiz sinema okullarında kaynak açlığı çekiyorlar' diye konuştu."
Önce genzimi bir temizleyeyim, ciddi konuşacağım da; Öhhhööm.
Sevgili Hülya Koçyiğit
dediğinde çok çok haklı. Üniversitede okumaya da gerek yok, hakikaten de sadece Hülya hanımın değil, diğer Yeşilçam emekçilerinin hakkında da kaynaklarımız çok kısıtlı. Okuldakileri bilmem de ben çok açım bu konuda.
Hülya Koçyiğit ile ilgili yazılmış bir kitabı okudum sadece o da "Film Gibi Yaşadım" isimli bir çalışmaydı ki, sonra bu kitaba para verdim diye ciddi ciddi dudaklarımı ısırdığımı hatırlarım. Benim için tam bir hayal kırıklığıydı. Dünya Yayınevinden çıkma bu kitabı rahmetli Nezih Demirkent'in (Dünya yayınlarının sahibi) torunu Feyzan Ersinan kaleme almış. Kitabın ilk basımı 2004 yılına ait (başka basımı olduğundan şüpheliyim), yazar o sırada henüz 22 yaşında. Bahsettiği diğer iki kitaptan biri de Dört Yapraklı Yonca olsa gerek.
Nasıl anlatmalı; o kadar acemice bir çalışma ki, sık sık tekrarlara düşülüyor, bir kaç sayfa evvel okuduğunuz bir pasajı veya olayı başka bir başlık altında tekrar okuyorsunuz, düşüncenin akışına ters işleyen bir sıralama vb. şeyker , sizi okurken asıl konudan "Hülya Koçyiğit"ten uzaklaştırıyor. Ben kitabı çıktığı sene alıp okumuştum, aradan epey zaman geçti hatırladıklarım bunlar. En hayal kırıklığına uğradığım nokta ise bana Hülya Koçyiğit hakkında yeni hiçbirşey vermemiş olması. Koca kitaptan öğrenebildiğim en yeni bilgi sadece Koçyiğit kardeşlerin (Hülya, Feryal ve Nilüfer) birlikte rol aldıkları tek filmin Posta Güvercini olduğuydu. Bak şimdi ondan bile şüpheliyim ki sanırım sadece Feryal Koçyiğit'in de birkaç filmde rol aldığını öğrenmiş olabilirim.
Şöyle düşünmüştüm; Hülya Hanım, Nezih Demirkent'le olan hukuklarının hatırına torun Feyzan hanımla böyle bir çalışmaya girişmiş. Belki genç yazarı yüreklendirmek de istemiş olabilir, takdir ederim bunu ama, ortaya çıkan şey... maalesef ı ıh. Benden bahsedildikçe sinemadan bahsediliyor demiş Hülya Hanım ama o kitapta sinemaya dair çok şey görmedim ben.
Çalışmayı yerden yere vurmak değil amacım ama ortada daha nefis ve doyurucu çalışmalar dolaşırken, elimizdeki bu ürün Hülya Koçyiğit'e yapılmış kocaman bir haksızlık gibi duruyor. Kitabın takdimini de Feridun Andaç yapmış ki; kendisinin Türkan Şoray hakkında yazdığı "Türkan Şoray ile Yüz yüze"si de bend eaynı tadı bırakmıştı. Sonrasında Atilla Dorsay'ın kaleme aldığı "Sümbül Sokağın Tutsak Kadını isimli kitabı ilaç gibi gelmişti. Türkan hanımla ilgili daha geniş bilgi isteyenlere bu kitabı gönül rahatlığı ile tavsiye edebilirim.
Türk sinema
sı, emekçileri hakkında daha çok kitaplar yazılsın evet, Hülya Koçyiğit hakında 3 değil 30 kitap olsun isterim. Her kalemin lezzeti de farklı onun da farkındayım ama acemi ellere teslim edilmesin bu. Mesela Cüneyt Arkın'ın kendisinin kaleme almış olduğu "ADINI UNUTAN ADAM " isimli kitap öyle şahane ki, cüneyt Arkın karşınıza geçmiş de bir bir anlatıyormuş gibi hissediyorsunuz. Setlerden, kamera arkasında yaşananlaran en hoşu da içindeki adamdan haberdar oluyorsunuz. Bir insanı kendisinden daha iyi tanıyacak kimse var mı? Yok. Bu yüzden Cüneyt Arkın'ı kendi eliyle tarihe düştüğü için not için tebrik etmek lazım.
Yönetmeninden, senaristine, ışıkcısından sesçisine, set fotoğrafçısına varana dek... hepsi anılarını kaleme alsınlar. Örnekleri de var bunların, harika arşivlik malzemeler çıkıyor içinden. Ama işte bazısından hiçbirşey çıkmıyor.
Yazar ele aldığı sanatçı ile iyice hemhal olunca (örneğin Atilla Dorsay'ın Türkan Şoray ile ilgili kitabı veya Bircan Usallı sılan'ın Belgin doruk'un vefatından önce kaleme aldığı "Acı Dolu Yıllar" , Mesut Kara'nın "Yeşilçam'da Unutulmayan Yüzler " gibi) o kitabı okumanın zevki, dimağınızda bıraktığı tat da bambaşka oluyor.
Bundan böyle, benim hafızıma yerleşmiş, okurken çok zevk aldığım kitapları önermeyi düşünüyorum buradan.
Son olarak, dün blogun analiz sonuçlarına bakarken "Gülşen Bubikoğlu'nun boyu kaç cm" diye arama motoruna yazıp aratan ve soluğu Çilek'in Dünyası'nda alan birden fazla kişiyi görünce "Yok artık Lebron James" oldum onu da söyleyeyim. Hayır neden bir insan bunu merak eder ki :)
Gönderen
çilek
zaman:
08:04
2
yorum
Etiketler: Hülya Koçyiğit
Gönderen
çilek
zaman:
17:24
1 yorum
Etiketler: 70 ler, Türkan Şoray
Blogu takip edener bilirler, zaman zaman NOSTALJİK YEŞİLÇAM FOTOĞRAFLARI adı altında sinemamızın gerek kamera önü gerek arkasına ait karelerinden örnekler veriyor, hangi yıla , filme aittir , kimdir o karedekiler, o sırada kaç yaşlarındadırlar, o anda ne olmuş da ne konuşmuşlardır diye kendimce bir mizansen oluşturarak bilgi vermeye çalışırım.
Yeni Şafak gazetesi sinema sayfası editörü ağabeyim Ali Murat Güven de bir tanecik fotoğraf karesinden yola çıkarak benim gibi açlar için doyurucu bir yazı kaleme almış, bir anlamda da işi öğretmiş :)
Neden paçasına yapışıp kendisini takip ettiğimi anlıyor musunuz şimdi :)
İşte o fotoğraf karesi ve o yazı...
TEK BİR FOTOĞRAF KARESİ ÜZERİNDEN TÜRK SİNEMASININ 95 YILLIK TARİHİ
Yanımda yöremde sıkça bulunan meslektaş ve dostlarımın pek iyi bildiği üzere, benim sinema sevdamın önemli bir bölümünü “sinema arkeolojisi” ve bu alandaki koleksiyonculuk tutkusu kaplıyor. Söz konusu tutkunun doğal bir sonucu olarak da yaşadığım ve çalıştığım mekânlar artık oraya buraya sığdırmakta güçlük çektiğim geniş bir görsel arşivle kaplanmış durumda…
Bayramın hemen öncesinde, elime yine bu türden ilginç bir arşiv malzemesi geçti. Türk sinemasına ilişkin hatıra eşyalarının satıldığı bir internet sitesinde, diğer yüzlerce ıvır zıvırla birlikte, küçük bir bedel karşılığında satışa sunulmuştu bu siyah-beyaz fotoğraf karesi… Ancak, onun diğerlerinden farkı, film tanıtan bir lobi kart değil, doğrudan doğruya kamera arkasından nadir bir kare olmasıydı.
Üzerinde doğru düzgün açıklayıcı metinler bulunmayan böylesi belgeleri ele geçirdiğinizde, fotoğraftaki tanıdık simâlardan hareketle titiz bir arşiv taraması yapmanız gerekiyor. Ben de aynen öyle yaptım ve arkasında yalnızca “Filme başlanması vesilesiyle adak kesiyorlar” yazan bu fotoğrafta ilk anda gözüme çarpan iki efsanevî yıldız, Tamer Yiğit ve Belgin Doruk’tan hareketle, söz konusu karenin 1964 yapımı Metin Erksan filmi “Suçlular Aramızda”nın setinde çekilmiş olduğu sonucuna ulaştım. Nitekim, kamera ekibine mensup diğer iki kişinin, dönemin ünlü görüntü yönetmeni Mengü Yeğin ve asistanı Tosun Bayri olduğunu benden daha kıdemli sinema kurtlarına teyit ettirince, bulmacanın eksik kalan parçaları da tamamlanmış oldu.
Gittigidiyor.com sitesinde satışa sunulan, Türk sinema tarihine ait binlerce siyah-beyaz ve renkli fotoğraftan yalnızca biriydi bu… Yani, en yüzeysel tanımıyla ticarî bir “mal”dan söz ediyoruz. Ancak bakınız, aynı kare, onu biraz daha yakından inceleyince bizlere neler neler anlatıyor:
Yıl 1964… Türk sinemasının hem sayısal açıdan, hem de kalite olarak büyük bir patlama yaptığı, birbiri ardına pek çok önemli filmin çekildiği hareketli bir dönem…
Filmin yönetmeni Metin Erksan… Ki kendisi -bırakın şimdileri- daha o günlerde bile, henüz bir-iki yıl öncesinde çektiği “Yılanların Öcü”, “Acı Hayat” ve “Susuz Yaz” gibi başyapıtlarla ortalığı birbirine katmış, özellikle sonuncusuyla Berlin’den “Altın Ayı” alarak dönmüş, sektördeki herkesin önünde ceketini iliklediği karizmatik bir isim…
Çekilen film, burjuvazinin ikiyüzlülüğünü, kendi içindeki kokuşmuşluğunu son derece başarılı bir Erksan senaryosu eşliğinde anlatan ve sonradan yönetmenin de en saygın çalışmaları arasına girecek olan “Suçlular Aramızda”…
Filmin başrollerinde Ekrem Bora, Belgin Doruk, Tamer Yiğit, Leyla Sayar ve Atıf Kaptan gibi, o tarihlerde şöhretinin zirvesinde yıldızlar yer alıyor.
Yapımcı deseniz, yine o dönemin en baba şirketlerinden Birsel Film; Özdemir Birsel, Nüzhet Birsel ve Saltuk Kaplangı üçlüsü…
Yani, görünüşte her şey dört dörtlük… “Merdivenaltı bir prodüksiyon”la değil, o yılların koşullarında “en ağır ağabey ve ablalar”ın imzasını taşıyan çok önemli bir setten yansımalar içeriyor bu siyah-beyaz, soluk kare…
Şimdi biraz daha “zoom” yapalım aynı fotoğrafa…
Türk sinemasının gelmiş geçmiş en popüler yıldızlarından biri olan, zarafet timsali “Küçük Hanımefendi” Belgin Doruk, güneşin altında, ne kendine ait bir oyuncu sandalyesi, ne de basit bir kafeterya şemsiyesi olmaksızın, toz toprak içindeki bir ortamda duvarın üzerine oturtulmuş, çekimin başlamasını bekliyor. Üstelik, filmde giydiği kostüm üzerinde olduğu bir hâlde… Onun bir bahçe duvarının üzerinde öylece sırasını beklediği yıllarda, Hollywood’da topu topu dört cümlelik bir rolü olan yaşlı bir karakter aktristi bile kendisine tahsis edilmiş özel bir karavan olmazsa asla sete gelmezdi. Ki aynı yıldız oyuncu kuralları günümüzün batı sinemasında eskisinden çok daha katı bir biçimde geçerli…
Ön planda ise yakışıklı aktör Tamer Yiğit, filmin görüntü yönetmeni Mengü Yeğin ile birlikte -çekimlerin başlaması şerefine- “horoz” kesiyor. Parmağını hayvana doğru uzattığına bakılırsa, biraz sonra da kanını alnına sürecek. Dikkat ediniz; yapımcısı, yönetmeni ve oyuncularıyla “yıldızlar geçidi” görünümündeki bir filme başlanırken kesilen adak, bir adet “horoz”… Muhtemelen bu “adağın” parası da prodüksiyon âmirinden değil, ya Yiğit’in kendisinden ya da set ekibindeki diğer bir sanatçıdan çıkmıştır.
Aynı şekilde, onun da bu horozun kanını alnına sürdüğü günlerde Hollywood’da en sıradan filmin çekimleri bile görkemli partiler eşliğinde başlardı.
Son olarak “kamera cephesi”ne odaklandığımızda, orada da ahşap tripotlu ve küçük magazinli alelâde bir cihaz görüyoruz. Ortada ne ekstra bir objektif koruyucusu, ne de görüntü yönetmeninin üstüne çıkıp rahatça çalışabileceği özel bir zemin var. Ortamın yegâne aksesuarı, kamerayı tozdan uzak tutmak için üzerine atılmış siyah bir bez… Batılı meslektaşlarının dev magazinli, bir defada 12 dakikalık film çekebilen, ön kısmı boru gibi özel lenslerle donatılmış “Panavision”larla, “Mitchell”lerle çalıştıkları bir zaman diliminde, Erksan ve ekibi en iyi filmlerini işte bu portatif kameralarla, televizyon haberciliği gibi günübirlik işlerde kullanılan düşük modelli “Arri”lerle çekiyorlardı.
Sonuç olarak, sette, o setin yönetmeni, oyuncuları ve teknik ekibini yüceltecek, kendilerini “özel ve ayrıcalıklı” hissetmelerini sağlayacak hiç bir şey bulunmuyor. Ne bir karavan, ne bir güneşlik, ne adlarının yazılı olduğu sandalyeler, ne de ekibin iştahını açacak türden yüksek bir teknoloji gösterisi...
Bırakın bunları, ortada -iddialı bir filme başlamanın şerefine getirilmiş- şöyle en cılızından bir “adak koyunu” bile yok! 1960’larda toplumun üzerinde fırtına gibi estirilen “muasır medeniyetler seviyesine ulaşma” yönündeki o güçlü propagandaya karşın, kültürel kökleriyle bağlarını bütün bütün de koparmak istemeyen bir grup inançlı sinemacı yeni bir projeye başlamadan önce Yaratıcı’larına küçük bir “şükran gösterisi”nde bulunmak istiyorlar; ancak o an ceplerinde bulunan para muhtemelen yalnızca horoz kesmeye yetiyor. Onlar da “Gerçi caiz değil, ama hiç yoktan iyidir” diyerek kameranın yanıbaşında alelacele kurban ediyorlar horozu…
Koleksiyonculuk işte bu yüzden güzel bir merak… Bazen elinize geçen bir afiş, bir lobi kartı, bir kamera arkası fotoğrafı size yüzlerce sayfalık kitaplardan çok daha fazla şey anlatıyor. Tıpkı Yeşilçam’ın 95 yıllık çileli tarihinin özetini sunan bu fotoğrafta olduğu gibi…
06 Aralık 2009 tarihli yazının Yeni Şafak Gazetesi Sinema Sayfasındaki linki için tıklayın
Gönderen
çilek
zaman:
08:23
1 yorum
Etiketler: Nostaljik Fotoğraflar