70 ler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
70 ler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2009

ŞENLİK VAR / BALKIZ 1974

Şu dünya ne güzel şey gamı yok tasası yok...
Kırma garip kalbimi yapacak ustası yok...

Yönetmenliğini Nejat Saydam'ın yaptığı senaryosu Erdoğan Tünaş'a ait eğlenceli bu Türk filminin kadrosu da kendisi kadar eğlenceli .

Türkan Şoray'ın iki rolde olduğu filmde kim kimdir bakalım;

Türkan Şoray: Zeliş/ ünlü şarkıcı Leyla Taner
Salih Kırmızı: Leyla Taner'e aşık Ekrem (Olmaz olsun böyle aşık yahu, iki kadın arasındaki farkı anlamayan adamın aşkını ne yapayım ben?)
Hülya Tuğlu: Leyla Taner'in onu kıskanan kuyu kazıcı yardımcısı Canan ( Ekrem'de de gözü var, haspam )
Zeki Alasya : Zeliş'in yankesici komşusu Çarpık Selim
Semih Sezerli: Zeliş'in arkadaşlarından Süslü Kâzım
Mualla Sürer: Kendi tabiriyle sosyete falcısı Güllü Bacı
Asuman Arsan: Kuru Cemile
Cevat Kurtuluş : Leyla Taner'in uşağı Rıza
Renan Fosforoğlu: Doktor (Yeşilçam'ın kadrolu doktoru:))
Muammer Gözalan : Hakim (Yeşilçam'ın kadrolu hakimi)
Ömercik: mahalledeki veletlerden
KILLOŞ: Zeliş'in ve aynı zamanda köpek literatüründeki en kıl isme sahip köpeği. Kılloş ne lan?

Fasulyenin faidelerinden evvel filmin konusuna gelince :


Zeliş daha hapisten yeni çıkmış bir yan kesicidir. Yankesici dedikse öyle itin fırınlanmışından değil ha, çarptığı kişi emekli memursa, cüzdanına para ekleyip ona geri veren robin hood yaradılışlı bir yankesici :) Sadece yankesicilik yapmaz, sokaklarda şarkı söyler, göbek atar. Tesadüf bu ya, bir gün şıp demiş de burnundan düşmüş kadar tıpatıp benzediği şarkıcı Leyla Taner'in evine girer hırsızlık yapmak için. Leyla Taner , Zeliş'i iş üstünde yakalayıp da ne kadar benzediklerini görünce , onu bir süreliğine yerini alması için tehdit eder. Çünkü bu hayattan accaip bunalmış bir şarkıcıdır. Bu değiş tokuş işleminden de sadece yardımcısı Canan'ın haberi olacaktır.

Nerde soğuk nevale, lıkır lıkır viski içen Leyla Taner , nerde ateş parçası fıkır fıkır Zeliş. Ekrem, Zeliş'e aşık olur ! E canan da Ekrem'e aşıktır. Ne olacaktı şimdi? Bir plan yapar Canan, gerçek Leyla Taner'i ortadan kaldırıp suçu Zeliş'e atmak istemektedir. Ama bilmediği, Zeliş'in mahalledeki anasının gözü arkadaşlarının varlığıdır.


Filmin müzikleri Metin Bükey imzalıdır, Türkan Şoray'ın dublajını Jeyan Mahfi Tözüm yapmış, şarkıları da Belkıs Özener seslendirmiştir.

Afişte sol üst köşede yazan Ece Alasya kimdir inanın ben de bilmiyorum. Zeki Alasya'nın rumuzu ise başka tabi :) Bir bilen var ise bilgilendirsin bir zahmet.

Türkan Sultanımın , uşak Rıza'nın kafasın sıyırmasına neden olduğu sahnede taktığı türbanlarına da hassaten hasta olduğumu belirtmek isterim.

Filmde Süslü Kazım rolünü canlandıran Semih Sezerli aynı zamanda filmin sanat yönetmenliğini eski tabirle ar direktörlüğünü de üstlenmiş. İlginçtir kendi sesi de oldukça hoş olan Sezerli'yi ise Şener Şen seslendirmiş.

Kız kurusu sinsi Canan'ı canlandıran Hülya Tuğlu'yu bu filmden 3 sene sonra tekrar Sultanımın yoluna taş koyan şehirli Dilek hanım rolünde Selvi Boylum Yazmalım'da da görüyoruz.

Belkıs Özener'in sesinden duyduğumuz Şenlik Var şarksının sözleri ile bitireyim

Şu dünya ne güzel şey
Gamı yok tasası yok
Kırma garip kalbimi
Yapacak ustası yok
Şenlik var şenlik var
Bekler yar vakit dar
Çekinme hiç kimseden
Bülbülü bülbül eden
Vazgeçme hiç neşeden
Çünkü ömrün sonu yok
Şenlik var şenlik var
Bekler yar vakit dar

Filmi netten izlemek isteyenler hemen şuracığa müracaat etsinler. İyi seyirler.

29 Kasım 2009

ACI HAYAT (1973)



"Cüneyt Arkın'ın dünyayı kurtarmadan önce Filiz Akın'la çevirdiği acıklı bi Türk filmi. Kerem ile Ebru isimli iki genç birbirine aşıktır lâkin öğrenirler ki düşman aile çocuklarıdır. Olmazdır. Napıcaklardır? Beraber intihar edip huzuru ölümde bulacaklardır."

(Ekşi sözlük- very irish person)
:))

Evet kısaca filmin konusu bu.

Geçenlerde TNT filmi verince keyifle zilyonuncu kez tekrar izledim. Oh iyi yaptım.

Fuat Özlüer'in senaryosunu yazdığı ve Orhan Aksoy'un yönettiği 1973 yapımı filmde başrolleri Cüneyt Arkın ve Filiz Akın paylaşıyor. Cüneyt Arkın'ın melodram filmlerine bayılan biri olarak, Akın&Arkın ikilisinin bir diğer sevdiğim filmi de Küçük Sevgilim'dir eklemeden geçmeyeyim dedim.

Gelelim konuya;

Çeşitli zamanlarda sürekli yolları kesişen Ebru ve Kerem (misal Cüneyit abim ormanda atla, Filiz ablam orman yolunda arabayla yarışırken, bale gösterisinde, maskeli baloda vs.) sonunda sevgili olurlar. Nasıl da naif bir aşktır onların ki. Evlenme kararlarını ailelerine açarlar, ne var ki iki aile karşı karşıya geldiklerinde efendime söyleyeyim tee 100 yıl kadar öncesine dayanan bir düşmanlıkları olduğu kabak gibi meydana çıkar. Düşmanlığınız batsın deriz seyirci olarak . İki genç evlenmekte kararlıdır, Ebru'nun ailesi (baba rolünde
Atıf Kaptan, anne rolünde Gülistan Güzey) apar topar onu yakınları olan Bahri'ye (Bülent Kayabaş) vermeye kalkışır. Ebru nikah günü ortadan toz olur. Bahri bunu gururuna yediremez bittabi.

Gençler yıldırım nikahıyla evlenir, Ebru'nun kürkle bezeli hoş gelinliği üzerinde olduğu halde soluğu Uludağ'da alırlar. Doğru Otel Beceren'e. (Onun da üstünü sansürlemişler filmde, reklama girer diye. Yine de siz benden duymuş olmayın). Basarlar otelin ziline, basarlar da basarlar (otelin zili mi olur yahu?) , otel sahipleri tombiş Osman abi (
Necdet Tosun) ve tombul karısı Fahriye abla (Mürüvvet Sim) yeni gelen misafirlerini can-ı gönülden karşılarlar. Otel henüz sezon açılmadığı için bomboştur . Mesut (Kayhan Yıldızoğlu) ve Garip (Sami Hazinses) de on parmağında on marifet iki otel çalışanıdır, misal mutfakta sucuk pişirebilmekte, toz almakta, oda temizlemekte aynı zamanda da keman ve akerdeon çalabilmektedirler.

Böyleyken, iki sevgili balaylarını bu sevimli ve samimi insanların yanında mutlu mesut geçirirler. Şarkılar türküler söyler, halay çeker, kadeh kaldırırlar. Derken Kerem şehre giyim kuşam almaya iner. İşte o sırada Bahri , iki adamıyla birlikte gelip oteli basar (onca otel içinde elleriyle koymuş gibi direkt Otel Beceren'i bulurlar hayret). Ebru'yu saçından sürükleye sürükleye arabaya götürmeye kalkışır. Hani o alışkın olduğumuz "dağa kaldırma" olayı burada "şehre indirme" biçimde vukû bulur. Tam Ebru'yu arabaya atmışken, Kerem çıkagelir. Bahri gözünü kırpmadan Kerem'i vurur. Kerem 3 kurşun yarası alır almasına ama her bir kurşunda ayağa kalkar, şöyle bir döner düşer, kalkar, döner düşer... sonunda yığılır.

İşteee, bundan sonrası acı. Ebru sinir krizi geçirir. O halde bile Bahri öküzü kızın ırzına da geçer. Ebru kafayı sıyırır; ki Kerem'i de öldü sanmaktadır. İlerleyen sahnelerde Ebru'yu , bahçesinde Rodin'in "Düşünen Adam" heykelinin bulunduğu ünlü Ruh ve Sinir Hastalıkları hastanesinde bir hücrede görürüz. Tedavi adına tüm kılcal sinirlerini varana da yakarlar (kılcal sinir :) sevdim bunu) . Başından elektrik verirler, ok işaretine benzer bir çarmıha gerip döndürürler... Böylece zihni allak bullak olur. O sinirlerini yaktıradursun, Keremcik de bir başka hastanede tedavi görmektedir. İki sevgili de kendinde olmadıkları anlarda birbrilerinin isimlerini sayıklarlar. (Meraklısına; sinir tedavisine benzer bir sahneyi Sonbahar Rüzgarları filminde Türkan Şoray'a da yaparlar).

Sonunda Ebru, Kerem'in aslında ölmediğini öğrenir. Kerem'in de yaraları iyileşmeye yüz tutmuştur. Bandajlar daha üstündeyken kolundaki serumu koparır atar, hemen yanıbaşındaki askıdaki elbiselerini giyer ve hastaneden fırlar, sevgilisini bulur. (Ben de hastanede yattım abicim ama hiç serumu çıkarmaya cesaret edemedim, ayrıca giysilerimi de dolaba çekmeceye koymuşlardı :)... Demek istediğim anlattığım bu sahne bir Türk filmi klişesidir arkadaşlar).

Ebru, Kerem'e tecavüze uğradığını söyleyince, Kerem gider Bahri'yi vurur. İki aşık için atî artık karanlıktır. Kavuşsalar ne olacaktır. Ebru'nun mapushaneye don atlet fanila götürecek takâti zaten yoktur. En güzel yol birlikte ölüme gitmektir.

Şimdi dalgayı kesiyorum. Filmi her izlediğimde ben bu sahnenin içtenliğinden, sıcaklığından çok etkilenirim. Aşıklar, balaylarını geçirdikleri Uludağ'a giderler. Otelin önüne geldiklerinde arabadan çıkmaz, dondurucu soğuk onların bedenine tatlı bir sıcaklık verinceye dek birbirlerine en güzel sözleri fısıldarlar. Sabah olduğunda artık o arabada iki aşığın birbirine sarılmış cansız bedeni bulunmaktadır sadece.

Of be... Gene tüylerim diken diken oldu. Fırsat bulursanız izleyin derim, kaçırmayın.

10 Eylül 2009

Nostaljik Yeşilçam Fotoğrafları- 17




27 yaşındaki Türkân Şoray, 34 yaşındaki Kartal Tibet ve 32 yaşındaki Murat Soydan, o dönem çok ses getiren, 1972 yapımı Zulüm filminin setinde kol kola girerek bu pozu vermişler.

Birbirlerine tanıştıkları gün aşık olup aynı gün nişanlanan Ayla ve Tarık'ın kaderi ,Tarık'ın bir uçak kazasında tek elini kaybetmesiyle tümüyle değişir. Tarık, Ayla'dan kaçtıkça bambaşka bir şekilde Ayla ile yan yana gelecektir; onların aşkından bihaber ağabey Kerim (Murat Soydan) de Ayla'ya abayı yakar. Gazino patronu Kerim, bütün ihtişamına, gücüne rağmen Ayla'nın kalbini fethedemez, iki erkeğin kardeş olduklarını anlayan Ayla ise ne yapacağını bilmez haldedir. Sonunda Tarık'ın ondan kaçmasına sebep olan engeli, Ayla'nın seve seve bir elini feda etmesine neden olacaktır.

Yani ne anlıyoruz, aşk, organlarımızdan üstündür :)

Uzun lafın kısası, çok güzel bir film, Nesrin Sipahi'nin sesinden duyduğumuz çok güzel bir şarkıya da sahip, Filmde Sultan'ın giydiği sarı kostüm o dönemin parası ile epey paraymış; ki Sultan her filminde giydiği kıyafetleri kendisi temin edermiş.

Filmin kötü karakterini canlandıran Murat Soydan, geçirdiği kalp rahatsızlığından dolayı yoğun bakımda tutuluyor şu an, kendisine ve bu vesile ile aynı zamanda usta yönetmen Halit Refiğ'e Allah'tan acil şifalar diliyorum.



8 Ağustos 2009

KAMBUR


"İnsanların kusuru yüzünde değil, yüreğindedir."

Fatma Girik ve Kadir İnanır'ın başrollerini paylaştığı 1973 yapımı bu filmi izlemek bugüne nasipmiş.

Bir kimseyi ona gözlerinizi verecek kadar sevebilir misiniz? Sevdiğinizi bir daha hiç görmemeyi, sesini duymamayı ve ona dokunmamayı da göze alarak, bunu yapabilir misiniz? Doğuştan kambur, horlanan, arkasından çağanoz diye bağrılan Azize, sevdiği adama gözlerini seve seve veriyor.

Kaybedecek bir şeyi olmayanların gözleri mi daha kara oluyor veya gerçekten aşk insana herşeyi yaptırmaya kadir mi bilmiyorum.

Kambur, bir ada filmi. Hikaye Ayvalık'ta ve ona yakın bir adada geçiyor, muhtemel ki Cunda'dır; adanın adını film boyu öğrenemiyoruz. Ada, önemli bir obje filmimizde; kahramanımız Azize, balıkçı babası ile birlikte yaşamaktadır, kamburundan dolayı sürekli erkek gibi giyinmektedir, görüntüsü de oldukça hoyrattır, ağ dikmekten elleri nasırlaşmıştır hatta. Azize herkesten uzak, bir başına, denizin ortasında yapayalnız bir ada gibidir. Ona ulaşması oldukça zahmetlidir, ulaşınca da bir ada kadar gizemli ve güzeldir içi, dışı da... farkında değildir. Onu adada dışlamayan sadece babası ile Tasula ablasıdır.

Hayatı boyunca hiç sevilmeyeceğine, beğenilmeyeceğine kendisini iyice inandırmıştır Azize, mutlu olduğu tek yer rüyalarıdır. Rüyalarının bir prensi vardır, beyaz atıyla karşısına çıkıp onun elinden tutan bir prens.

Günün birinde, rüyalarını süsleyen o prensi kanlı canlı karşısında görünce adeta nutku tutulur. Çünkü kemancı olan Ali, kördür. Tanışırlar. Zaman içinde Azize, Ali'nin gözü kulağı herşeyi olur. Ali de aşıktır Azize'ye, tek bir arzusu vardır, Azize'yi görebilmek. Onu görebilmesi, ona birilerinin gözlerini bağışlaması ile mümkün olacaktır ancak.

Tahmin edeceğiniz üzere, o birisi elbette ki Azize'dir. Ali'nin annesiden yemin alır; Ali asla, ona gözlerini bağışlayanın Azize olduğunu öğrenmeyecektir. Ali'nin gözleri açılırken, horlandığı adaya gözlerini kaybederek dönen Azize, ismi gibi bir azize olarak karşılanacaktır adada artık.

Ali, Azize'yi bulmak için adaya gelir, herkes tembihlidir, Azize, Ali'nin hayalindeki gibi kalacaktır, asla karşısına çıkmayacaktır. İstediği gibi de olur, Ali'nin bindiği vapur adadan ayrılırken, Azize de kendisini sulara bırakır.

Başarılı oyunculardan oluşan bir kadrosu var filmin, Fatma Girik çok başarılı ama en güzel performansı Azize'nin babası rolündeki İhsan Yüce gösteriyor. Erkek kıyafetleri ile görmeye alışkın olduğu kızını elbise ile gördüğünde "meğer ne güzel bir kızım varmış" deyiverir. Hemen anlar kızının bir erkeğe gönül verdiğini. Aşkına sahip çıkması için onu yüreklendirir. Ne onları dışlayan ada halkı umurundadır ne de başkası. Kızının mutlu olması hayatta en çok istediği şeydir. Ne yazık ki Azize'yi ansızın bırakıp gidecektir o da.

Etkileyici bir konuya sahip olmasına rağmen, gerçeklikten de bir o kadar uzak bir film bana göre. Beğendim mi? Beğendim. Benzer bir film izledim mi hiç ? İzlemedim. O zaman buna da yarabbi şükür diyor ve size de izlemenizi tavsiye ediyorum.

Kaldı ki, iyi roldeki Suzan Avcı ve mavi gözlü bir Kadir İnanır nasıl olurmuş görmek isteyenler hiç kaçırmasın derim.

Yönetmen: Atıf Yılmaz
Senrayo : Ayşe Şasa, Erdoğan Tünaş

7 Ağustos 2009

YAZ BEKARI



Güneş doğmadan yağmurlu bir İstanbul sabahına uyanmışken, can sıkıntısından değil sıcaktan bunalmışken, Göksel eşlik ederken kulaklığımdan aklıma düştü Yaz Bekarı. Tam da o anın şarkısıydı sanki "Güle güle sana".

Yağmur hiç dinmiyor, her damla keder sanki
Sensiz gün bitmiyor, bu kader benim sanki
Güle güle sana, yolun açık olsun
Güle güle sana, seni tanrım korusun

Akşam gün olmuyor, her an bir asır sanki
Bütün dünyam bitmiş, o ben ben değil sanki
Güle güle sana, yolun açık olsun
Güle güle sana, seni tanrım korusun

Bir ümit ve bir resim hepsi
Bir damla gözyaşı ardından kalan senin
Güle güle sana, yolun açık olsun
Bütün güzel şeyler, hepsi senin olsun

Vasco Rendall bestesine Yeşil Giresunlu'nun yazdığı sözler öylesine yakışmış ki, Selçuk Ural tarafından seslendirilen şarkı 1974 yılının en sevilen şarkılarından olmuş. Çok tutulan şarkı, aynı yıl Osman F. Seden'in yönettiği, Erdoğan Tünaş ve Fuat Özlüer'in senaryosunu ortak kaleme aldıkları YAZ BEKARI filminin final sahnesinde kullanılarak unutulmazlar arasına girmiş.

Bugün Selçuk Ural dendiğinde de ilk akla gelen şarkıdır "Güle Güle Sana". Göksel'in yeniden yorumladığı şarkı son albümü "Mektubumu Buldun Mu"da yer alıyor. Bu yaz çok severek dinlediğim tek albüm zaten bu, tam benlik.

Gelelim filmin konusuna; Esas adam Orhan (Tarık Akan), heyecanını çoktan kaybetmiş vasat bir evlilik sürdürmektedir. Ara sıra gereksiz kıskançlık krizlerine giren, bencil ve babadan zengin karısı Şermin'e (Deniz Erkanat) karşı sevgi kıpırtısı dahi hissetmemekle beraber, onu hayata bağlayan ve oyalayan tek şey oğludur (Murat Koçyiğit).

Karısından şiddetle uzaklaşma isteği duyduğu bir gün, kendisini bir bara atar. Orada küçük bir orkestraya solistlik yapan Leyla ile tanışır. Nedendir kendisi de bilmiyordur ama Leyla'ya kendisini bekar olarak tanıtır. İkisi de birbirlerinden etkilenirler ve bir gönül ilişkisine başlarlar. Gençliğin akan tüm deli kanı bu iki gencin damarlarında adeta raksetmektedir. Harika vakit geçirmektedirler, Orhan uzun zamandır tatmadığı bir heyecanı tekrar yaşamanın zevkini sürerken Leyla da hayatının aşkını bulduğunu düşünmektedir.

Filmin kadrosu oldukça geniş lakin bir yaz filmi olması, gişeye de oynayalım hesapları bu güzelim filme bence bir sürü gereksiz ve bütünlüğünü bozan sahnenin girmesine neden olmuştur. Orhan'ın hayta kayınbiraderi Fikret (Bülent Kayabaş) ile karşılaşmaları, Leyla'nın orkestra arkadaşlarının yapaylığı vs. gibi sahnelerin çokluğu sadece filmi doldurmuş olmak izlenimi yaratıyor bende. Bubikoğlu ve Akan'ın bir çift olarak oynadıkları filmlerin çok sükse yaptığı, birbirine üç aşağı beş yukarı çok benzeyen senaryoların adeta fabrikasyon şekilde üretildiği bir dönemin eseri olan filmi sanırım bu yüzden hep MAHÇUP DELİKANLI ile karıştırırım.

Aşıklarımız aşklarını tam gaz yaşarlarken , Orhan, Leyla'ya bir çatı katı tutmuşken, Leyla , Orhan'ın evli ve çocuklu olduğunu keşfeder ve bu ilişkiye bir son verir. Oğlu olmasa, Şermin'in babasının işi olmasa, o olmasa bu olmasa, dünyada tek gerçek aşk olsa, aşk karın doyursa Orhan herşeyi bir kalemde silebilse bile, Leyla aksine izin vermez. Severek ayrılmak dediğimiz durum yaşanır. Yağmurlu bir gün Orhan koşa koşa Leyla'sının yanına gider ama çoktan gitmiştir. Selçuk abimiz başlar fondan: "Yağmur hiç dinmiyor, her damla keder sanki..."

İşte böyle be.

Not: Filmin çocuk oyuncusu Murat Koçyiğit'in afişte ismi yer almıyor; kendisini 1975 yılında çevrilen Nereden Çıktı Bu Velet filminde görüyoruz.
Ayrıca afişte bir de tuhaflık var ki, Gülşen ablamızın elinde bir tabanca görüyorum ve n'alaka diyorum. Filmde tabanca falan yok. İşin doğrusu afiş, başka bir filmin afişinden kırpılıp yapılmış o da tahminimce hiç sevemediğim Ah Bu Gençlik (1975) filminden alınma. 74 yapımı Yaz Bekarı, 75yılında vizyona girmiş de...

21 Mayıs 2009

Sahte Kabadayı

Pist... gel gel... Canın çok sıkılıyor dimi ? Bunaldın, yoruldun, gündem baydı... Biraz soluklanmaya ihtiyacın var ve şöyle 1-2 saatliğine kafanı hiçbirşeye yormak istemiyorsun biliyorum. Adım atsan para, o da malûm. O zaman ne yap et, bu filmi bul izle çekirge :)

Kemal Sunal'ın sinemaya adım attığı ilk zamanlarda yoğunlukla rol aldığı ARZU FİLM yapımlarının yerini 70 lerin ortalarından itibaren Natuk Baytan filmleri alıyor. Sahte Kabadayı da bu filmlerden biri.

Sahip olmadığı özellikleri varmış gibi gösterilen, acemi şansı ile bütün rakiplerini alt eden mecburiyetten kabadayı Kemal'in hikâyesi bu.

1976 yapımı filmin senaryosu Sunal'ın sonrasında rol aldığı Sakar Şakir ('77), Meraklı Köfteci ('76), Avanak Apti ('78) filmlerinin senaristi olan Suavi Sualp kaleme almış.

Mafya babası Şükrü'nün ölümü ile geride bir sürü mal mülk ve yanısıra bol bol haraç toplanacak ağız sulandırıcı bir mıntıka kalır. Şükrü'nün avukatı ne yapar eder mafya babasının kendi halinde bir pişmaniyeci olan oğlu Kemal'i bulur; amacı Kemal'in babasının yerini alması ve Şükrü'den kalan saltanatın devamını sağlamasıdır. Vefakat Kemal'in bırakın mafyala, babalıkla bile uzaktan yakından alâkası yoktur. Buna rağmen kendine dikte ettirilen yeni hayatına uyum sağlamakta çok da zorlanmaz.

Karşılaştığı diğer mafya babalarını tesadüfler sonucu madara etmeyi başarır; nasır sahibi dikiş tutmaz Sabri'nin yanlışlıkla nasırına basar, Sabri acıdan kıvranarak bayılır, dokunmaktan huylanan mafya babası Sadi'yi gıdıklayarak alt eder, kendisine ikram edilen bombalı puro rakibinde patlar vs.

Mafya ile dalga geçen filmde insanı koltuğundan düşürecek şiddette komik replikler bolca mevcut.

Bir sahnede , aklı çok basmayan pişmaniyeci Kemal, babasının konuşan papağanı ile karşılaşır. Hayatında konuşan kuş görmemiştir, papağan ona öyle beylik cevaplar verir ki sonunda Kemal:
- Afedersin abi ben seni kuş sanmıştım, der.
Avukat, papağana konuşmayı rahmetli babasının öğrettiğini söyleyince Kemal:
- Hıı... babam da mı kuştu, diye sorar.

Gazinodaki kağıt yeme ve para sahnesini mutlaka hatırlarsınız. Gazino şarkıcısı (Suna Selen) "para para para" şarkısını söylemektedir, Kemal sonunda dayanamaz "Yahu şu garıya para verin de sussun" diye tepki verir.



Yine gazinoda şef garson, Kemal'e hürmetlerini belirtmekiçin elini öper, o sırada garsonun alnına numara yapışır :

Kemal: Ne ulan bu numara?
Garson: Aman abicim sen numara yer misin?
- Ben yemem sen yer misin?
- Senin icin her turlu numarayi yerim abi.
- Ye ulan o zaman su numarayi!

(Garson uzerinde numara yazan kagidi yer)

- Yedim Kemal abi.
(O sırada hediye edilmek uzere bir silah gelir masaya)
- Kemal abi, dikis tutmaz Sabri'yi madara ettigin icin bu dokuzlugu kabul et.
- Onsekizligi yok muydu lan bunun?
- Bu sana daha cok yakisir abi.

Filmle ilgili fotoğraf ararken Kemal sunal fan sitesine de denk geldim, filmlerinden bol bol fotoğraf olan bu siteye bakmanızı öneririm.

Notcuk: Son repliği ekşi sözlük'ten cp yaptım.

25 Nisan 2009

ŞAŞKIN DAMAT



Yönetmen: Zeki Ökten
Senaryo: Sadık Şendil
YapımYılı: 1975



Kemal Sunal & Meral Zeren filmlerinden biri daha. Üstelik konusunun çıkış noktası Salako
ile neredeyse aynı. Senaryoda bir iki değişiklik yapılmış, ek karakterler konmuş ama özüne dokunulmamış. Her iki filmin senaryosu da Sadık Şendil imzalı. Hal böyle olunca oturduğum yerden hep aynı ahkâmı kesiyorum; altmışlar ve yetmişlerin ortasına kadar Yeşilçam'da o kadar çok film çekilmiş ki, senaristler fabrikasyon senaryolar yazmışlar, ister istemez sürekli tekrarlara girilmiş. Aynı senaryolar daha aradan 2-3 yıl geçmeden başka starlarla değişik isimler alarak tekrar çekilmiş. Hatta bazen de değişik senaryolar kırpılıp kırpılıp akabinde de yapıştırılıp karma bir senrayo ile filmler yapılmış.

Şaşkın Damat filminde ben Salako'nun tadını yakalıyorum bununla birlikte , yetmişlerdeki erotik havanın bu filme de azıcık sirayet ettiğine inanıyorum. Nasıl ki Salako'da Meral Zeren'in poposunu gördü ise , Şaşkın Damat'da da şoko parti nedir seyirci bunu öğreniyor :)

Zengin ve muhafazakâr amcabeyimiz Süleyman (Ali Şen) yeğeni Serpil'e oldukça düşkündür. Serpil'in ailesi ise oldukça geniş, genişolduğu kadar da züğürttür. Amcabeyin aksine dinle imanla ilgileri yoktur. İşleri güçleri günübirlik yaşamak, çalışmadan yorulmadan hayattan keyif alabilmektir. Ailede bol alkol tüketimi, kumar, lükse özenti göze çarpmaktadır. Onlar züğürttürler ama çok medenidirler, amcabey ise parasını nasıl harcayacağını bilmeyen cahil biridir( EE hem hacı hem hoca hem de zengin! Kültürlü olacak hali yok ya Türk filmi işte !). Film, bu iki ucu temsil eden karakterlerin abartılmış davranışları ile bezelidir. Gerekli giydirmeler yapılan filmimizde asıl mesaj ise en iyi yol orta yoldur, ne öyle ne böyle, kimseyi sıkmamak gereklidir, herkes aslına dönmeli, olduğu gibi gözükmelidir. Haha az daha zorlasam Mevlana'nın yedi öğüdünü çıkaracağım sanırım :)

Nerde kalmıştık ? Amcabey, Serpil'i sevmektedir sevmesine de, ona ve ailesine yardımı şarta bağlamıştır; mazbut ve muhafazakâr bir şekilde yaşamalıdırlar. Bu yüzdendir ki, süper mini etekli Serpil, amcasını ziyarete gidişinde başına örtüsünü, kıçına az daha uzun eteğini geçirmektedir. A Ha ! Bakın bu filmi takiyyecilik nedir konusunda da örnek gösterebiliriz.

Neyse efeemm... Amcabeyin bir de gariban saftirik bahçıvanı vardır; Abdi. Gizliden gizliye Serpil'e aşıktır.

Bir gün ansızın amcabey, Serpil'lere gider. Evde karşılaştığı manzara tam bir felakettir. Üzerine çikolata sosu boca edilmiş Serpil, güçlü guvvatlı ve edeleli bir azman tarafından o çikolatadan arındırılmaya çalışılıyordur. Amcabey oracıkta destur çeker ve olaya el koyar. Serpil derhal hayatına çeki düzen verecek, namuslu namuslu ve içinde çikolata sosu olmayan bir evlilik yapacaktır. Yoksa aileye para musluğunu kesecektir. Serpil için uygun gördüğü damat adayı da gariban bahçıvan Abdi'dir.

Serpil , Abdi ile kendince formalite icabı evlenir. Abdi ise hayalinin gerçekleşmesinin verdiği sarhoşluktan ayılamamıştır. Sonrasında Serpil'in onu sevmesi için küçük çocukların gittiği bir okula birkayıt olacak, kendini yetiştirmeye çalışacaktır Abdicik. Aile efradı ile çıkılan balayında Serpil kendisini zengin bir işadamı olarak tanıtan , aslında zengin kadın avcısı olan dolandırıcı Kadir (Bülent Kayabaş) tanışır.

Gerisini anlatmaya lüzum var mı ? Tıpkı Salako'daki gibi sonunda Kadir'in dolandırıcı olduğu anlaşılır, Serpil onu yürekten seven Abdi'nin gönlünü kazanmaya çalışır.

Filmde dönemin çocuk yıldızı Kahraman Kıral'ı Abdi'nin sınıf arkadaşı rolünde izliyoruz. Adiloş Teyzemin de küçük bir rolü var, öğretmeni canlandırıyor. Oyunca kadrosu da oldukça geniş aslında filmin;

Abdi: Kemal Sunal
Amcabey: Ali Şen
Serpil:Meral Zeren
Serpil'in Annesi : Ayfer Feray
Kadir: Bülent Kayabaş
Serpil'in dayısı : Turgut Boralı
Serpil'in sarhoş eniştesi: İhsan Yüce
Öğretmen: Adile Naşit
Okul müdürü: Muharrem Gürses

Şaşkın Damat denince zihnimde hemen filmin fon müziği olan Pervane canlanıverir.
Ben kelebekler gibiydim senden önce... bak pervaneye döndüm seni görünce... Saf aşık Abdi'nin saf duygularını betimleyen güzel bir fon müziğidir.

Filmimizden dönemin erotik türk filmlerine nazire yapan bir repliği ekşi sözlükte buldum, örnek verelim ve konuyu bitirelim:
(Gerdekleri iptal olmuştur. Kayak pistine takım elbise ile gelen Abdi'yi görünce)

Serpil: Bu üstündekiler ne? Böyle mi geliyorsun ?
Abdi: Yok soyunacam. Gerdeğe girecez ya
Serpil: Ben kaymaya gidiyorum
Abdi: Ben de kayacam
Serpil: Önce öğren
Abdi: Sanki bilmiyom. Rahat bırakmıyo ki eşşoğlueşşekler.

Son olarak; geçtiğimiz pazar günü (19 Nisan) filmde Serpil'in dayısını canlandıran Turgut Boralı'nın vefatının 15.yılıydı. Saygıyla anıyoruz.

31 Mart 2009

HANZO


- Mu ne mu ? Memeee....

Kemal Sunal'ın artık başrol oynamaya başladığı yıllarda geziniyoruz. Salako'dan sonra, 1975'de başrolünü yine Meral Zeren ile paylaştığı Hanzo filmi bana göre Yeşilçam'daki en ilginç filmlerden biri. Şahsen ben Hanzo'yu izleyene kadar (ki ilk izlediğimde 8-9 yaşlarındaydım) hayvanlar tarafından büyütülen çocuk temalı film olarak Tarkan'ı bilir(d)im. Ha ikisi kıyas edilmez zira efsaneden yola çıkıp yazılmış Tarkan ama işte çıkış teması aynı :)

Yeşilçam'da oyuncu olarak da görev alan Suphi Tekniker'in senaryosunu yazdığı Hanzo'yu Zeki Ökten yönetmiş.

İlk seyrettiğimde filmden çok etkilenmiştim, zira hayal ile gerçeği tam olarak ayırt edebilecek yaşta değildim, İstanbul sokaklarında kafes içinde teşhir edilen adam, onu kocası sanan bir kadın... Tüm bunlar gerçek hayatta olabilirmiş gibime gelmişti. Üstelik konuşmasını bilmeyen Hanzo'nun hastabakıcı tarafından dövülmesi içime işlemişti. Çocuk merhametimi çok dürttüğünü hatırlıyorum. Diğer taraftan Hanzo'ya üzülürken çok da gülmüştüm, misal herşeyi yeni yenikeşfederken ki o saf sorularına, doktorun parmağını ısırmasına vs.

Gelelim konuya;

Köylülerbir gün , dağlık bir arazide yolunu kaybetmiş vahşi bir insanı yakalarlar. Vahşidir, zira konuşmayı bilmiyordur ve oldukça saldırgandır. Neyin nesi, kimin fesdir derken, yıllar önce ayılar tarafından kaçırılan ana oğulu hatırlarlar. Olsa olsa bu vahşi de ayılar tarafından yetiştirilen o küçükçocuktur. Haber kısa sürede gazetelerde, televizyonda yer alır. Vahşiye bir de isim takılır; Hanzo !

Hanzo, incelenmek üzere Houstan'a...yok be... İstanbul'daki tıp fakültelerinden birine sevkedilir. Artık Türk doktorlarına emanettir, onu enine boyuna, derinlemesine, yanlamasına her açıdan inceleyecek ve medeni insan özellikleri kazandırmaya çalışacaklardır.

Hanzo aslında yirmili yaşlarının ortasında bir adamdır ama hayata sıfırdan başladığını varsayan doktorlar ilk iş olarak Hanzo'yu kundaklar, altını da bezlerler :) Ağzına da bir emzik, acıkınca biberonla süt. Adam dağdan gelmiş, yese yese ot yemiştir, et yemiştir ama nafile... Önce süt derler. Oysa en çok armutu sever Hanzo, ne de olsa ayılar tarafından büyütülmüş olacak o kadar.

Hanzo'nun haberi yayılmıştır. Diğer taraftan Şükriye Hanım'ın (Adile Naşit) kocası Cabbar da yıllar önce ortadan kaybolmuştur, bu Hanzo da tıpkısının aynısı Cabbar'dır işte. Kızı Feride (Ayşen Gruda) her ne kadar annesine muhalefet etse de onun suyuna gitmek zorunda kalır. Şükriye Hanım'ın amacı Cabbarı doktorların elinden kaçırmaktır. Burada da en çok dikkatimi çeken takıntılı ve hurafelere meyilli annenin, evin her köşesine hacetini gidermesi olmuştu.

Hastanede Hanzo'yu bir Profesör Tacettin Bey (Mümtaz Ener) başkanlığında akademik bir ekip takip etmektedir. Hanzo, ekipteki doktor Hülya'yı (Meral Zeren) çok sever, en çok onunla anlaşır çünkü ona şefkât göstermektedir. İzlediği gelişim videolarından memenin ne olduğunu öğrenmiştir Hanzo ve bir an keşfeder ki bu memeden Hülya'da da vardır.
- Hüyyyaaa... meme...meme. cici meme... cici Hüyyya
diye tutturduğu anlar olur.

Aslında filmde çok diyalog da yoktur. Sonuç itibari ile Hanzo ne tam olarak insan olur ne de tam anlamıyla hayvan kalır. Dağdan inme Hanzo, küçüklüğünden beri nasıl öğrendi ise , eğilmeden bükülmeden, rol kesmeden, iki yüzlülük yapmadan öyle yaşamıştır. Onu eğitmeye çalışanlar, evine götürmek isteyen Şükriye Hanım, İstanbul sokaklarında onu meraklı gözlerle seyreden halk ise ilk önce kendilerini düşünmüştür, Hanzo'yu değil.

Bir iki not ekleyelim, profesör rolündeki Mümtaz Ener, memleketimizin ilk akrobatlarından biridir. Ne yazık ki yıllar sonra akıl hastanesinde vefat etmiştir. Filmde doktor olarak rol alan Süha Doğan'ın da sinemadaki son rolllerinden biridir. Süha Doğan ki sinemamıza oyuncu, yönetmen, senarist ve yapımcı olarak emek vermiş bir kimsedir , (doğruluğunu teyit edememiş olmakla birlikte ) 79 yılında bir akıl hastanesinde vefat etmiştir. Sunal filmlerini sevenlerin çok iyi hatırlayacağı Gardrop Fuat olarak tanıdğımız Ünal Gürel de filmde Hanzo'yu döven hastabakıcı rolündedir.

28 Mart 2009

SALAKO

Akşam akşam artık nereden estiyse, çalma listeme Şakir Öner Günhan'dan Çiçekler Ekiliyor 'u da ekleyince serbest çağrışımlar gırla gitti ve ben kendimi Kemal Sunal'ın filmografisini didiklerken buldum. Hani şu meşhur Şaban filmlerinde Zafer Dilek'in sazını konuşturduğu hareketli parçalar çalar ya arkada... Neden ben sevgili Kemal Sunal'ı yazmıyorum ki dedim. İyice bildiğim her filmini sizlerin de katkılarıyla Nostaljik Türk Sineması bloguna kazandıralım derim ben.

Şöyle bir baktım da, 1972'den 1974'e kadar küçük veya yardımcı rollerde oynamış Sunal; Güllü Geliyor Güllü, Tatlı Dillim, CanımKardeşim, Yalancı Yarim, Oh Olsun, Hasret, Salak Milyoner, Köyden İndim Şehire.

Başrolde oynadığı, seyretmekten asla bıkmadığımız, şu dakika yayınlansa sanki ilk defa görüyormuş gibi davrandığımız o şahane filmleri var ya, onları anlatalım diyorum. Bu arada şu an fonumda Tülay Özer "İkimiz bir fidanız" şarkısını söylüyor :)

Sinematurk'deki filmografisinin sırasını takip ederek gitmeyi düşünüyorum, o yüzden bugün SALAKO'dan başlıyoruz.

SALAKO



Güzel halkımın diline "Salı sallanır, Çarşamba çarşafa dolanır, Perşembe perişanlıktır, Cuma mübarek gündür..." laflarını pelesenk eden bu güzel filmin senaryosunu Sadık Şendil ve Ertem Eğilmez birlikte kaleme almışlar. 1974 yapımı bu filmin yönetmeni Atıf Yılmaz.

Ağanın güzel kızı Emine'ye (Meral Zeren) aşık gariban Salo'nun (Kemal Sunal) azılı eşkiya olarak nam salmasına kadar varan komik ve aynı zamanda da duygusal bir öyküsüne tanık oluyoruz.

Şimdi baştan alayım; dağların dallama eşkiyası Hamido'ya (Oktar Durukan) bir görüşte aşık olduğunu düşünen ağanın tilki bakışlı zilli kızı Emine, babasının onu köyün zengini yaşlı bir adama vereceğini duyunca, kendisine karşılıksız bir aşk beslediğini bildiği safdil Salako'ya "Beni gaçır yiğidim" der. Safdil Salako da zaten gazla çalışan elli model bir insan evladıdır :) Kahvedekilerin gazına gelir, babasından Emine'yi ister, sonu falakaya yatırılmak olur. Emine'nin gazına gelir, kızı kaçırır.

Salo'ya safdil dedikse o kadar da değil, Salo da hormonları normal çalışan her insanoğlu gibi Pazartesi günleri çarşafın sadece dolanmadığını, buruşturulduğunu bilmektedir :)) ( Kendimle gurur duydum ha, bu kadar üstü kapalı anlatılırdı bu iş :p) . Emine'ye ilk etapta nikahı basamadığı için aidiyetini başka şekilde bir an evvel belirtmesi gerekmektedir. Lâkin zilli Emine'nin gönlü Hamido'da olduğundan Salo'yu habire oyalamaktadır.

Araya çok güldüğüm bir repliği alayım:

Salako, Emine'yi dağa kaldırmıştır. Kızın babası reşit efendi , damadı (İhsan Yüce) Tefeci Abuzer'e (Talat Gözbak) "Kızın gönlü sende ağam merak etme " diye yol boyu telkin vermektedir. Derken dağda Emine'nin şalvarını bulurlar :

Tefeci Abuzer:
- Kızın gönlü ben de diyorsun da, şalvarı başkasıdna... nolacak şimdi ?

Devam edelim. Emine ve Salo dağlarda gezedursunlar, Urfalı Babi'nin dilinde hikayeleri dilden dile dolanmıştır bile. Derken sonunda Hamido'yu bulurlar. Hamido anasının gözüdür, ayağına kadar gelmiş bu yavrudan faydalanayım der.Bir sürü komik atraksiyondan sonra Salo , Emine'yi Hamido'dan kurtarır. Artık Emine'nin yavuklusu gibi değil, çoban köpeği gibi hissetmektedir. Emine hatasını anlamıştır, onu seveni sevmeye karar verir ve zaten artık Pazartesi de olmuştur, herkes muradına erer :)

Film, Kemal Sunal'ın ilk başrolü olmasının yanı sıra, ozan Urfalı Babi'yi (Yılmaz Kayral) de gördüğümüz tek film olma özelliği taşıyor. Filmin ses getiren sahnelerinden biri de Meral Zeren'in iki saniye gözüken mabâdı !

Ekleyecek bilgisi olan çekinmesin söylesin, eğleniyoruz şurada :)

Geliyor Salakoooo eyvahhh :)

23 Mart 2009

YÜREĞİMDE YÂRE VAR


Yemenimde hâre var
Yüreğimde yâre var
Ne ben öldüm kurtuldum
Ne bu derde çare var
Of amman amman hoş dilli
Başında yazması incili
Çürüttüm otuz iki mendili
Bulamadım o yârin dengini
Yemenim turalıdır
Sevdiğim buralıdır
Geçme kapım önümden
Yüreğim yaralıdır

Mahûr makamdaki bu anonim esere, Türkân Şoray için en güzel senaryoları kaleme alan Safa Önal çok dokunaklı bir senaryo yazmış ve yönetmiş. Hayatta saklanması en güç üç şeyden biri olan AŞK (hele ki o aşk, gizli aşk ise) üzerine bir hikâye.

Hikâyemiz, soğuk bir kış günü, dul, bir erkek evladı olan marangoz babanın eve kimsesiz bir kız çocuğu getirmesi ile başlıyor. Yıllar boyu aynı çatı altında kardeş gibi büyüyen Nurten ve Yakup'un yolları o soğuk kış gününde kesişiyor ilk defa.

Aradan geçen uzun seneler, Nurten ve Yakup'un kardeşlik sevgisini değil , kendilerine dahi itiraf edemedikleri aşklarını pekiştiriyor. Yakup bir uzun yol şoförü. Gizli aşkının yükü altında ezilmemek için sürekli uzun yollara çıkıyor, bilerek isteyerek. Sonunda evde Nurten'i göreceğinin hayali bile onu mutlu ediyor. Kendi içinde bu platonik aşkı yaşamaktan da bir yandan memnun. Nurten için de durum aynı. Her ne kadar birbirlerine itiraf edemeseler de, bir çatı altında olmak bile yetiyor onlara.

Günler böyle geçerken, artık iyice yaşlanmış olan baba çocuklarının mürüvettini görmek istediğini belirtir. Israr eder, mahallede bir yorgancı vardır, taliptir hatta Nurten'e. İkisi de bu isteği duymamazlığa gelirler. En sonunda baba ağırlığını koymaya karar verir. Yakup, babasının ısrarlarına son vermesi adına, çalıştığı şirketin patronunun kızıyla flört eder, aslında sadece kendisini kandırmaktadır. Babanın sıkıştırması ile, istemeyerek de olsa Nurten (Yakup'un flörtünü öğrenmiştir) ilk adımı atan olur. Bu arada bir de zengin, yakışıklı kısmeti de çıkmıştır. Bu zengin ve yakışıklı adam, Nurten'i küçücük mahallesinden, küçücük dünyasından çıkarıp bambaşka bir hayatla tanıştırır; fütursuzca harcadığı para, aldığı hediyeler ile gözünü kamaştırmak, aklını çelmek ister. Yüzük takmaya karar verirler. Bu karar, mahallenin kendi halindeki yorgancısı için bir yıkımdır... bir de Yakup için elbette. Hem de yıkımların en büyüğü.

Seni öldürmeyen acı seni güçlü kılar hesabı, Yakup da zengin kızla evlenmeye karar verir.

Ama olmaz işte, bir türlü olmaz. Nurten yüzüğü atar, baba yıkılır. Bu arada Yakup da en yakın arkadaşının gizli aşkını onun yüzüne vurmasıyla artık altüst olmuştur. Kabul etmez... edemez. Arkadaşı ile dövüşür, aslında vurduğu her yumrukta Nurten'e kavuşamamanın acısı vardır.

Nurten yüzüğü atmıştır. Yakup'un da sırrı ortaya çıkmış, bir nebze rahatlamıştır. Yine de bu derde çare değildir olanlar. Yakup gitmeye karar verir. Yüreğini de alıp gidecektir çok uzaklara, gitse de gittiği yere hep kendini ve kalbini de götüreceğini de biliyordur... ama...

Nurten , Yakup'un gittiğini öğrenir babasından. Olamaz, olmamalı... Artık bunun son şansı olduğunun bilincindedir. Kalbi kafeste çırpınan bir kuş gibi çarparcasına , heyecanla, aşkla Yakup'un bindiği vapura yetişir. Karşısında Nurten'i gören Yakup hem şaşkın hem sevinçlidir. Nutku tutulmuştur adeta. Nurten neden buradadır ki ? Hâlâ cesaret edememektedir gerçekle yüzleşmeye. İşte buarada sazı Nurten alır eline ve bağırır:

- Yakuuup.... Yakup... Seni seviyorum. Hem de deli gibi

Anasından yeniden doğmuş gibi olmak, boğaza düğümlenen patatesi sonunda yutabilmek gibi adeta , bütün perdeler yırtılınca iki aşık birbirlerine tutku ile sarılırlar.

Yıllar boyu süren gizli platonik aşk mutlu sona kavuşur. Platonik aşkın bitmesi bana göre hiç de iyi değil ama Nurten ile Yakup için olmuş tabi :)

İşte filmin künyesi:

Yönetmen ve senaryo yazarı : Safa Önal
Yapım yılı: 1974

Oyuncular:

Türkan Şoray : Nurten
Hakan Balamir : Yakup
Hulusi Kentmen :Baba
Uğur Güçlü : Nurten'in zengin talibi
Yeşim Soydan : Yakup'un flörtü
Özcan Özgür: Yorgancı
Altan Bozkurt : Gizli aşkı ilk çakan Yakup'un yakın arkadaşı

28 Şubat 2009

Tatlı Dillim


Geçen gün Analar Ölmez filmini yazarken, benzer bir metamorfoz/mutasyon :P geçiren başka bir film karakteri geldi aklıma hemen. Esas kadının, biri yontulmuş diğeri ise yontulmamış iki karakteri canlandırdığı filmlerden birisi de Arzu Filme ait 1972 yapımı Tatlı Dillim.

Yeşilçam'ın zarif yıldızı Filiz Akın'ın başrol oynadığı filmde esas oğlanı Tarık Akan canlandırıyor. Filmin oyuncu kadrosu zaten tek başına bu filmi izlemek için bir neden. Bakın kimler var kimler;

Filiz Akın: Emine / Mine
Tarık Akan: Bittabi Ferit başka ne olabilir ki :)
Münir Özkul:Köy muhtarı Hasan Amca
Hulusi Kentmen: Ferit'in babası
Nedret Güvenç : Ferit'in annesi
Zeki Alasya: Basketbol koçu
Metin Akpınar : Kazanova Metin
Suna Keskin: Ferit'e asılan kız Jülide
Halit Akçatepe: Çoban

Bu oyuncuların dışında, basket takımındaki gençleri canlandıranlar da müthiş, kimler yok ki; Kemal Sunal, Suphi Tekniker, Alev Sezer, Metin Çekmez, Cemil Can Bıçakçı (İnanç dünyamızın tok sesi), Argun Kınal ve Cem Erman (Kemal Sunal'ın 100 Numaralı Adam filmindeki üç kağıtçı reklamcı)

Ertem Eğilmez'in yönetmenliğini yaptığı bu filmin senaryosu Sadık Şendil'e ait. Filmin hâlâ akıllarda kalmasının bir nedeni de gencecik Selda Bağcan'ın "Neredesin Sen" yorumu. Neşet Usta'ya da Selda Bağcan'a da selam olsun.

Aslında ballandıra ballandıra bu filmi anlatmaya niyetliydim lâkin Ekşi Sözlük'te filmi oldukça matrak anlatan bir yazıya rastlayınca benim yazmama hiç ama hiç gerek yok dedim. Yazının sahibi arkadaş Yüzüklerin Beyefendisi de sağolsun izin verince, Tatlı Dillim'i onun ağzından aktarmak istedim size. Kendisine tekrardan teşekkür ediyorum. Buyrun bakalım...

Tatlı Dillim

Bir köy öğretmeni, o öğretmene aşık basketbol oyuncusu, onun kaptanı olduğu basket takım ve takımın her yere götürdüğü basket topu çevresinde gelişen türk filmi. Evet, basketbol topuna film boyunca özel ihtimam gösterilmiştir - amors çekimler, pan yapmalar, vs...

Tarık Akan, Ferit rolünü üstlendiği çoğu filmde olduğu gibi gayet yavşak bir portre çizer. Bununla birlikte, o dönemki çapkınlık teknolojileri pek gelişmediğinden, Emine'yi kafalamak adına şunun gibi yarıcı bir rutini sarf etmiştir:

(Ferit gece Emine'yi düşünmekten uyuyamıyordur; azmıştır. Oeah diyip yatakhaneden fırlar, Emine'nin camına dayanır:)
[tık tık tık tık tık]

- (ıhhha!) Gene mi siz? Ne arıyorsunuz burada?
- kalbimi kaybettim de, burada mı acaba?*
- şşşşht! yavaş! siz deli misiniz yoksa?
- hayır; basketçiyim...

Böyle
travmatik bir diyaloğa rağmen, yavşak Ferit allem eder kallem eder, kızın peşini bırakmaz; olaylar gelişir ve Emine'yi kafalar. Aşıktır Emine'ye. Birlikte sabana giderler, salıncağa binerler, köyün sınırları dahilinde eksi beş oktavlık ses aralığında "neredesiiiin seeeen?" şarkısını söyleye söyleye mutlu bahtiyar hayatlarını sürdürürler.
Ama Ferit bir ittir ve it olmanın bir gereği olarak "işi çıkar". Çıkan iş de basket maçıdır. (Aslında, böyle abuk bir nedenin öne sürülmesinin sebebi, başrol oyuncularından basketbol topuna filmde daha fazla süre yer vermektir.) Ferit diriplingini yapar, şutunu çeker; faulsüz bir seri akabinde şampiyonluğu kazandırır. Bu noktada şampiyonluğun kutlanması gerekmektedir ve bu tarz işler için Türk filmlerinde neredeyse klişeleşmiş "esmer fettan" devreye girer. Ferit, "sarışının adı ama esmerin de tadı" der, ve fettan hatunla otel ruflarında haşna fişnaya dalar...

Emine unutulur.
Aslında unutulmaz; unutmaz it Ferit.* Telgraflar çekilir. Telgraf üstüne telgraf; ulan sanki adam vali de yirmi üç Nisan kutlama mesajı atıyor! Emine çok bozulur buna, köyün ihtiyar heyetinin ileri geleni rolündeki Münir Özkul'un gazıyla İstanbul'a Ferit'i aramaya gider. Ferit tüm bu esnada hâlâ şampiyonluğu kutluyordur. Fakat takılmıştır esmer fettana. (Ama esmer de esmer hani!) orasını burasını eller, sırtına krem sürer, hoppada diyerek sırtına alır. Tam bu noktada Emine sahneyi bir dolly zoom eşliğinde, şok olaraktan seyreyler. (Tamam abarttım; dolly zoom yoktu o filmde.)

Boşayacaktır it Ferit'i. Beybabadan aldığı gazla, kendinden emin bir şekilde köyün işlerini halletmekte olan avukata başvururlar; avukat Hulusi Kentmen'dır. Olayı avukata anlatırlar. Babacan avukat çok içerler Emine'nin düştüğü duruma. Merak eder acaba kimin neyi, nesidir bu it oğlu it. Kendi oğlu olduğunu görür şoke olur.


İnsan sarrafıdır avukat. Emine'ye yardım etmek ister. Böylece Ferit'in bu son derece dallama hareketine karşı plan kurar, olaya girişirler; Emine, Mine olacaktır!


Mine taş gibi bir hatundur. Lâkin bu noktada seyircinin kafasına şu soru takılır: Nasıl olmuştur da Emine'nin switchi bu kadar kısa sürede on olmuştur? Namuslu köy öğretmeni Emine, bir anda vamp ve selam edilesi bağyan Mine'ye bu kadar başarılı bir şekilde nasıl dönüşür? Yoksa, geçmişte aslen concon bir bünyedir, vicdanı sızlamıştır da daha sonra sine-i millete dönmüş ve öyle mi köy öğretmeni olmuştur? (Hayır, çünkü göreceksiniz yavruyu: gece klübündeki ortamalara süzülmeler, su kayağında fettan esmeri kepaze etmeler; bunlar kompetanlık isteyen müesseseler.) Bu konu biraz muallak; girmeyelim yoksa asıl konudan sapacağız.


Neyse, Mine Ferit'in çevresini feth eder önce. Ferit, bunu görünce bir dumur yaşar, Mine muhabbetine hemen inanır. (Halbuki it herif, insan dansederken şöyle bir koklar kızı da anlar mine diye bir karakterin aslında var olmadığını! çok sinirleniyorum bu ferit'e; kusura bakmayınız.) Aklı şeyindedir Ferit'in. Mine'yi de elde etmek ister. Ama bu o kadar kolay değildir tabi...


Bundan sonrasını anlatmayayım. Ama bildiğiniz ve tahmin ettiğiniz üzere olaylar gelişir ve Mine aslında Emine olduğunu belli eder.

Ferit bir mallaşır, şaşırır. (Senin okuduğun tıp fakültesine...) Ama Ferit de iyi biridir aslında: Bir anda basketçiliği bırakır asıl mesleğine geri döner; Ferit olur Ferdi! Kızın nutku tutulur. Tekrar birbirlerine âşık olurlar. Ferit'teki değişim kızın psikolojisini bozar, ona elmyra gibi sarılır ve sıkmaktan bir hâl eder; Ferdi kangren olur. Yine de hayatlarından çok memnundur. Kız fferdi'yi ölene kadar bırakmaz ve film mutlu sonla biter...


[Son olarak eklemek isterim: http://www.youtube.com/watch?v=d8esskbomky (6.44'e bakınız.) dünya dans literatürüne geçmiş akıllara ziyan bu muhteşem dans figürü, "çılgın atmak" tabirinin bedenleşmiş hâlidir.]

Meraklısına "Neredesin Sen" türküsünün sözleri;

Şu garip halimden bilen işveli nazlım,
Göynüm hep seni arıyor neredesin sen?
Datlı dillim güler yüzlüm ey ceylan gözlüm,
Göynüm hep seni arıyor neredesin sen?

Ben ağlarsam ağlayip gülersem gülen,
Bütün dertlerim anlayıp göynümü bilen,
Sanki kalbimi bilerek yüzüme gülen,
Göynüm hep seni arıyor neredesin sen?

Sinemde gizli yaramı kimse bilmiyor,
Hiçbir tabib şu yarama merhem olmuyor,
Boynu bükük bir garibim yüzüm gülmüyor,
Göynüm hep seni arıyor neredesin sen?

Notcuk: Ya benim tarayıcıda sorun var, afişi bu yüzden ekleyemedim. Sinematurk'den aparttım bu fotoyu da :) Ahmet Aktaş'a selamlar buradan :)

22 Şubat 2009

Analar Ölmez

Yönetmen :Ertem Göreç
Senaryo: Hamdi Değirmencioğlu
Yapım Yılı: 1976

Benim vaktiyle çok severek izlediğim Sezercik filmlerinden biri "Analar Ölmez". Bizim Sezercik'in cik eki düşeli 3-4 yıl olmuş tabi. Bu filmde artık on yaşında delikanlı.

Oyunca kadrosundan başlayalım;

Olaylar bittabi Sezer'in etrafında dönüyor. En baş rol , filmin yapımcısının (Berker İnanoğlu) oğlunun. Sezercik serilerinde afişlere dikkat ederseniz ilk önce Sezer İnanoğlu'nun adının yazıldığını göreceksiniz.

O dönemler İnanoğlu ailesi ile yakınlık içinde bulunan Perihan Savaş ; ki kendisini pek severim; filmin baş kadın oyuncusu. Esas adam rolünde ise Serdar Gökhan var.

Filmde geçen iki replik hâlâ aklımdadır. Şu ünlü " Ben donyanın en gözel garısıyam" bu filme aittir. İkincisini filmi anlatırken zikredeceğim :)

Kenan (Serdar Gökhan) büyükşehirde okumuş, hali vakti oldukça yerinde , ayrıca da büyük bir çiftlik sahibidir. Çiftliğe zaman zaman gelmektedir. Yine bir gelişinde küçüklüğünü bildiği ama şimdi büyüyüp serpilmiş, dünya güzeli olmuş Kezban'ı görür. Böyle içi kıpır kıpır olur. Yok be olmaz, resmen vay anam yavruya bak ohş durumları olur adamımızda. Kezban kız da ağasına böyle işveli işveli bakar durur zaten. Çiftlikte bir gece bir şenlik düzenlenir, Kezban orada türkü söyler. Ağamızın içinin yağları erimeye devam etmektedir :))

Ağamız içer içer, iyice kafayı bulur, derken gecenin köründe Kezban'a ağılda sahip olur. Kezbancık da o geceden hamile kalır. Bir oğlu olur; Sezer. Şehirde yaşayan ağamız bir oğlu olduğu için çok mutludur ama bir köylü kızını yanına yakıştıramaz. Çocuğu alır, Kezbancık kalır geride. Tam kezbanmış yani. Aradan sekiz sene geçer, nihayetinde Kenan ve Sezer çiftliğe gelirler. Tabi bu arada Sezer annesini öldü biliyordur. Babası ise Şermin (Gülistan Okan) ile evlilik arifesindedir, Sezer de bu evliliğe şiddetle karşıdır.

Sezer , tesadüfen kâhya (Osman Alyanak) ile babasının bir konuşmasına şahit olunca, annesinin yaşadığını ve bu çiftlikte olduğunu öğrenir. Sezer daha sonrasında kâhyayı iyice sıkıştırır bütün hikayeyi tüm ayrıntıları ile öğrenir; ki bir ara kâhya şöyle demektedir "işte o gece baban anana...".

Derken efendim Kezban ile Sezer kavuşurlar. Sezer ne de olsa babasının oğludur, annesini o köylü şivesinden, görünümünden , kabalığından kurtarması gerektiğini anlar. Ba ba ba ba...

Kezbanım başlar kilo vermeye, çatal bıçak tutmasını, dans etmesini, kibar kibar konuşmasını öğrenir. Kafasına da sarı bir peruk kondurdular mı, Kezban olur Gülay ve sonunda Kenan'ın karşısına öyle çıkar.Tabi Kenan bu, zevk, estetik düşkünü bir adam. Anında vurulur Gülay'a.

Filmin sonunu tahmin ediyorsunuz elbette. Kahramanlarımızın esas amacı Kenan'ın Gülay'a değil, Kezban'a aşık olması. Başarıyorlar da.

Film ile ilgili bir diğer not da Müzeyyen Senar'ın da rol alması. Kendisini canlandırdığı filmde Senar, zengin Kenan Bey'in oğlu Sezer'i kıramaz ve gazinoda sahneye çıkacağı sırada Gülay'ın sahneye çıkıp şarkı söylemesine izin verir. Kenan da orada vurulur zaten Gülay'a.

Film mutlu sonla biter. Son sahnede Kenan, Kezban ve Sezer sarılırlar, son yazısını görürüz.

Geldik nostaljik bir filmimizin anatomisinin daha sonuna... Hoşkalın canlarım.

Not: Şimdilik afiş niyetine dvd kapağını bulabildim, esas afişini bir ara ekleyeceğim kısmetse.

3 Eylül 2008

Umut Dünyası


Afişte yazdığı gibi evet; Bu normal bir aşk filmi değildir... Normallik sınırlarında gezinmeyen bir aşk filmidir ama anormal de değildir... Sessiz sakin ve alabildiğine derin bir filmdir.

1973 yılının SES Dergisi birincisi Necla Nazır ve ondan daha iki sene önce sinemaya adım atmış olan Tarık Akan başrollerde. Bu filme gelene dek ağırlıklı olarak jön prömiye rollerde izlediğimiz Akan bu sefer bambaşka... Toy Nazır ise çok duru ve gerçekten başarılı.

Gurbete çıkıp ekmek parasını ellerde arama furyasının yoğun olduğu yıllarda geçiyor konumuz. Esas oğlan Ahmet, para canlısı bir adama (Atıf Kaptan) ait küçücük bir matbaada çalışmaktadır. Yalnızdır. Oturduğu ev zaten bodrum kattadır, sıvaları dökük, rutubetli bir bekar odası. Bir de yakın arkadaşı vardır (Bülent Kayabaş), o biraz hayatı gırgıra almaktadır neyse ki...

Ahmet'in, küçücük bekar odasına sığmayan hayalleri vardır. Ufkunda Avustralya'nın gözüktüğü hayaller. Sonunda zengin olunan hayaller. Şairin dediği gibi; insan hayal ettiği müddetçe yaşar ya...Hayallerin gerçekleşmesi için biriktirilen paralar, sayılan günler... Ve yağmurlu bir gece ansızın çıkagelen yetim Zeynep.




Gerçekçi diyaloglarla bezeli, sahici bakışlar, sahici umutsuzluklar ve sahici umutlar yumak yapılmış bir top halinde önümüze atılılıyor. Safa Önal'ın kaleme aldığı senaryo yine kendi elinde öyle bir güzel şekillenmiş ki, Dönüş, Mahpus, Umutsuzlar, Keşanlı Ali Destanı, Cemo ve daha nice filmden notalarına aşina olduğumuz Yalçın Tura'nın müziği eşliğinde film bir girdaba dönüşüyor , içine içine çekiyor sizi. O rutubetli odanın kokusunu duyuyorsunuz, elinizi uzatsanız sıvaları yere düşüreceksiniz. Odaya koyulan bebek karyolasını odanın sıcak bir köşesine itiverme isteği uyanıyor içinizde.

Ahmet , bir gece ansızın kapısını çalanın kaderi olduğunu bilemezdi elbet. Zeynep Ahmet'in, Ahmet de Zeynep'in kaderi. Küçük odasına sığmayan hayallerini mi tercih edecek Ahmet yoksa kimsesiz, yurtta büyümüş Zeynep'i mi?

Hayallerini paylaşamıyor kahramanlarımız belki ama kaderlerini ve umutlarını paylaşıyorlar.

Bir türk filmi izleycisi olarak beni en çarpan filmlerden birisi Umut Dünyası. Benim ailem de aynı umutlarla gurbete gittiği için midir bilmiyorum. Annem de benzer şeyler anlatırdı onu gurbet ele götüren nedenler için. Bir umut işte, bir umuttu belki.

Not: Fotoğraf Hürriyet foto galeriden...

18 Ağustos 2008

Gülşah Küçük Anne


akşam oldu eve gidemedim
boyacı sipor yuuuhhh
golleri yemiş
hadi kızım yandan yandan
severler seni candan
şu fasulye on beşe çıktı
şu fasulye on beşe çıktı
hem kaynatır
hem oynatır
hadi kızım yandan yandan
severler seni candan
1976 yapımı Gülşah Küçük Anne filminde böyle söylüyordu Gülşah Soydan...bilmem sözlerini doğru hatırlayabildim mi ?
Sülale gücü ile bir voltran oluşturulmuş ve bu film ortaya çıkmış diyorum. Baba pişirmiş, anne yemiş, kızı da "hani bana hani bana" demiş... Yapımcılığını Hülya Koçyiğit'in eşi Selim Soydan'ın Gülşah Film adına üstlendiği filmin başrol oyuncuları elbette ki Hülya Koçyiğit ve Gülşah Soydan.
Gülşah Film'in yapımları arasında İşte Hayat, Evlidir Ne Yapsa Yeridir, İstasyon, İbo ile Güllüşah, Şark Bülbülü, İyi Aile Çocuğu , Kurbağalar'ın yanında en aklımda kalan filmlerinden birisi de Gülşah Küçük Anne.
Filmi ilk izlediğimde dokuz on yaşlarındaydım ve hikayesinin beni oldukça etkilediğini hatırlıyorum.
Evin babası Murat (Fikret Hakan) , bir fabrikatörün özel şoförlüğünü yapıyor. Murat, çalışkan, dürüst ve gururlı insanların bulunduğu sevimli bir mahallede eşi Selma (H.Koçyiğit) ve kızı Gülşah ile kirada oturuyor. Yakında bir de oğulları olacak , adını Haydar koyacaklar (Allahım, bebeğin adı hiç Haydar olur mu yahu diye cık cıkladığımı biliyorum, çocuk aklımla bebeğe bu ismi yakıştıramamıştım :)). Mahallede herkes ebesinden, bakkalına , komiserine kadar birbirini tanıyor. Gülşah kız çocuğu ama tam bir erkek Fatma, mahallenin futbol takımı Boyacı Sporun , rakip takımdan adam transfer edebilen minik amigosu.
Derken ; yaz sıcağında bahçelerinde yedikleri akşam yemekleri bile onlara sonsuz mutluluk veren bu çekirdek ailenin başına hiç umulmadık bir iş geliyor. İftiraya uğrayan baba hapse düşerken, anne hastaneye yatıyor, yeni doğan kardeşine annelik yapmak zorunda kalan Gülşah da bir süre sonra sokakta dilendirilen bir sokak çocuğu oluyor.
İşte bir Türk filminde bulunması gereken ana klişeler :)
Bu mutlu aileyi tekrar bir araya getirmek görevi de Gülşah'a düşüyor. Kardeşini emzirmeye çalışması, gazinoya "biz cüceyiz !" palavrasıyla girmesi, şarkıcı Gülistan Okan'a " bana bak kızım, çocuğunu bir daha görmek istiyorsan..." diyerek posta koyması; işte bunlar hep aklımda kalan detaylar olmuş... Ha tabi bir de filmimizin kötü adamı rolündeki Atilla Ergün'ün korkunç façasını unutamıyorum :)
Sokakta dilenirken Gülşah "Sigaralarım vaar, balonlarım vaar" diye cıyık bir sesle bağırıyordu, evde epey taklidini yapmıştım.
VHS kasetten izlediğim bu filmin sonunda bir inşaatta kovalamaca sahnesi vardır, ki çocuk halimle beni çok heyecanlandırmıştı, aklım çıkmıştı düşecekler diye. Diyeceğim o ki, bizim elimizdeki kasette film bu kovalamaca sahnesinde baba ile kızın yerden nerdeyse 20 metre yüksekte birbirlerine sarılması ile adeta zınk diye bitiyor. Böyle şak diye, aniden ! Hep merak ettim, bizim elimizdeki kasetten miydi bu yoksa film gerçekten böyle mi bitiyor diye. Fikri olan varsa buyursun.
Yapım yılı:1976
Yönetmen: Orhan Elmas
Senaryo: Erdoğan Tünaş
Not: Fotoğraf , Hafta Sonu dergisi sanal sergisinden alınma.

23 Mayıs 2008

Nostaljik Yeşilçam Fotoğrafları -12

Farklı yıllarda gezinelim bu sefer...



Senaryosunu Memduh Ün'ün kaleme aldığı bir Duygu Sağıroğlu filmi ; Satın Alınan Koca. Sosyetede çıkan dedikoduları kendince bulduğu bir yöntemle bertaraf etmeye çalışan Mahmut Bey (Saadettin Erbil) kızı Zeynep'e (Fatma Girik) bir koca satın (Cüneyt Arkın) alır :) 1971 yapımı filmde Girik 29, Erbil de 46 yaşındalar.


O gül dudaklarınııııı..öpeyim öpeyim öpeyimmm... Yok. Bu şarkı bu filmde mi emin değilim. Erol Büyükburç'u görünce direkt aklıma bu şarkısı düşer de:) 1968 yapımı bir Atıf Yılmaz filmi olan Yasemin'in Tatlı Aşkı'nın iki başrol oyuncusunu görüyorsunuz. Yasemin (Hülya koçyiğit) ve Erol(ErolBüyükburç ) iki rakip ailenin birbirni seven çocuklarıdır. Yasemin'in babası maddi açıdan dara düşünce Erol, sevgilisini evine hizmetçi diye alır ve olaylar gelişir. Hülya 21, Erol 32 yaşındalar.

10 Mayıs 2008

Gülsüm Ana / Fatma Bacı



Yarın Anneler Günü. Bu vesile ile , seyretmekten her defasında zevk aldığım Gülsüm Ana / Fatma Bacı filmlerini paylaşmak istedim sizinle.


Sinemamızın iki çevrimli filmlerinden olan , Fatma Girik'in başrol oynadığı Gülsüm Ana (1982) aslında ikinci versiyon. Fatma Bacı adıyla ilk olarak 1972 'de çevrilen ve Yıldız Kenter'in başrol oynadığı filmin konusunu; eşi gözlerinin önünde kan davasına kurban giden ve geride kalan üç küçük çocuğu ile şehre göçüp yaşam mücadelesi veren cefakâr bir annenin mücadelesi oluşturuyor.


Oyuncu kadrosunu eşleştirerek yazmak daha hoş olur diye düşündüm. On sene arayla bakalım kim kimi oynamış?


Fatma Bacı - Gülsüm Ana
Yıldız Kenter - Fatma Girik - (Fatma /Gülsüm)
Bilal İnci - Hayati Hamzaoğlu - (Kan Davalı)
Şükran Güngör - Tanju Gürsu - (Baba)
Renan Fosforoğlu - Reha Yurdakul - (Büyük Kızın Zengin yaşlı sevgilisi)
Nubar Terziyan - Kadir Savun - (Köyden aile dostu)
Fatma Belgen - Özlem Onursal - (Terzide çalışan büyük kız)
Leyla Kenter - Alev Sayın - (Mimarlık okuyan küçük kız)
Sertan Acar - Günay Girik - (Evin oğlu)
Cemil Can Bıçakçı - Bülent Bilgiç - (Küçük kızın sevgilisi)


72 yapımının yönetmeni Halit Refiğ, senaryo yazarı Safa Önal. 82 yapımında yönetmen koltuğunda bu kez Memduh Ün oturuyor. Senaryo yine Safa Önal'a ait fakat Tanju Gürsu da yardımda bulunmuş. Zaten ikinci çevrimde senaryoda imzası bulunan Gürsu, filmin başında kurşunlara hedef olan baba rolünde çok kısa olarak gözüküyor. Gürsu aynı zamanda filmin yapımcısı.


İki filmin konusu tamamiyle aynı. Sadece bazı isimler değişik. Ben ilk önce Fatma Girik'li olan çevrimi seyretmiştim. Hatta çevrildiği sene veya 83 'de izlemiştim videodan. Çok etkilendiğim filmlerden biri olmuştu. O zaman kadar hep başrolde gördüğüm Tanju Gürsu nasıl olur da daha filmin başında ölür diye düşündüğümü hatırlıyorum. Daha kırk yaşında iken yaşının çok üstünde bir anneyi canlandıran Fatma Girik'e hayran olmuştum.


Filmde üç çocuğu canlandıran oyuncular da tamamiyle rollerine oturmuşlar. Yalnız 82 yapımında evini oğlunu canlandıran (aynı zamanda Fatma Girik'in de kardeşi olan) Günay Girik daha başarılı.


Yaşlı bir adama metres olan büyük kızı Özlem Onursal'ı saçlarından sürüyüp doktor kontrolüne götürdüğü sahne, küçük kızın bir kapıcı kızı olduğunu gizleyip, apartmandaki zengin ailenin kızıymışcasına rol yaptığı , o anda servise gelen annesi ile karşılaştığında onu tanımazlığa geldiği sahne, oğlunun ne yapıp edip silah aldığı ve kanlısını vurmaya gideceği sahne benim en etkilendiğim sahneler olmuştu.


Annelerine yardımcı olmak bir tarafa, büyük kızın içindeki zengin olma, rahat yaşama isteği, küçük kızın okuduğu okulda , dahil olduğu muhitte kapıcı kızı olduğunu gizleme , ailesinden utanma hali, tamircide çalışan oğlanın tek derdinin babasının kanını yerde koymamak olduğu bu aileyi, cefakâr anne bir arada tutmaya çalışmaktadır. Filmin sonunda , oğlunun hayatı sönmesin diye elini kana bulayan annemiz hapse düşüyor. Kendi önceliklerini o saatten sonra rafa kaldıran üç evlat, karşısına dikiliyor ve annelerinin hakkını teslim ediyorlar.


Fatma Girik, anne rolünde ne kadar başarılı ise, Yıldız Kenter'in de yaşından büyük kimseleri canlandırmaktaki ustalığı bilinen bir gerçek. Onun da canlandırdığı Fatma Bacı karakteri o denli güçlü. Lâkin Kenter'in aynı dönemlerde ardı ardına çevirdiği ve anne/abla rolünde olduğu diğer filmlerde de( Anneler ve Kızları,Kızım Ayşe, Ablam) aynı performansı göstermiş kendisi. Belki de sinemadaki ilk filmlerindne biri ola Ağaçlar Ayakta Ölür'den dolayı üzerine yapışıp kalmış bir roldür diyorum şimdi. Genç bir insanı bizim filmlerimizde şakaklarını ve tepedeki saçlarını ağırtarak yaşlandırıyorduk bir zamanlar. İşte örnek; Girik ve Kenter. Bu iki usta, bize genç olduklarına dair en ufacık bir ip ucu veriyorlar mı ? Hayır. Şimdi teknoloji gelişti, sinemamızın imkankanları arttı, dışarıdan özel makyözler getiriyoruz. Adamı / kadını yaşlandırıyoruz. Ama ben izlediğimde orada yaşlı bir insanı göremiyorum. Bilemiyorum benimle aynı fikirde olan var mıdır?



İki filmi yanyana koyunca benim beğenimde ağır basan Fatma Girik'li olan oluyor. Genel olarak bakınca , Fatma Bacı'yı o kadar başarılı bulmuyorum. Daha çok sevmemdeki en önemli etkenlerden biri de filmin müziği. 82 yapımında filmin müziğine imza atan Cahit Berkay. Yani karnını, filmlere müzik yaparak doyuran muhteşem müzisyen.


Ezcümle; izlenesi güzel filmlerimizden biridir Gülsüm Ana.



Not: Şimdilik Fatma Bacı film afişi ile idare edin, akşama Gülsüm Ana afişini de eklerim inşallah.

20 Nisan 2008

Nostaljik Yeşilçam Fotoğrafları - 11


Fotoğraftakiler; Yasemin (Hülya Koçyiğit), Gırgır Ali (Cüneyt Arkın) ve köpek Çarşaf.

Sene 1977. Filmimiz İSTASYON. Şerif Gören'in yönettiği filmin senaryosu Bülent Oran'a ait.

Gırgır Ali, hayatı gırgıra alan, Oğuz Aral ustanın Gırgır'ını elinden düşürmeyen, köpeğinin adı da Çarşaf olan bir ademoğlu. Bir gün , kabadayı Palandöken'den (Erol Taş) ilginç bir teklif alır. Ünlü şarkıcı Yasemin'i kaçıracaktır. Karşılığında Yasemin'in her bir santimetresine karşılık 1000 lira para alacaktır. Parasına değil de gırgırına kaçıracaktır aslında Ali, Yasemin'i.Buradan da öğreniyoruz ki Yasemin'in boyu 1,72 cm'dir :)

Kaçırır... Gırgırına :)

Bir eli yağda bir eli balda , şımarık Yasemin, Gırgır Ali'nin yanında hayatın bambaşka yönlerini keşfeder. Bakkalda ekmek kaç paradır mesela? Balık ekmeğin tadı ne nefistir. Sahanda yumurta nasıl yapılır?

Sosyete mensubu iki genci kaçırırlar hatta, gırgırına :)

Çok hoş espirilerin geçtiği film bir yönüyle de dramatiktir. Yukarıdaki kare, filmin son sahnelerinden biri.

3 Nisan 2008

Yeşilçam'lı Bilmece


Dikkat dikkat... Bu elimde görmüş olduğunuz... Yok yok, bu görmüş olduğunuz kitap kapağındaki fotoğraf hangi filme aittir ?
Bakalım ne kadar dikkatli seyirciler var aramızda?
Söz konusu kitap Mesut Kara'nın 2006 yılında +1 Kitap'tan çıkan Yeşilçam Hatırası. Okuması oldukça zevkli ama itiraf etmeliyim ki yazarın Yeşilçam'da Unutulmayan Yüzler kitabı daha hoş ve bilgi olarak daha doyurucuydu.
Hadi bakalım... Cevapları bekliyorum...
Ben cevabı verince hadi yaaaa o film miydi gerçekten diyenleriniz olacaktır. Bir ip ucu ; film aslında renkli ve filmin başrol oyuncusu bu karede yer almıyor.
Sorunun cevabı için 14 numerolu yorumu ısrarla okuyunuz efendim :))

24 Mart 2008

AĞLAYAN MELEK


Sait Faik Abasıyanık'ın aynı adlı eserinden Yeşilçamın rekortmen senaristi Safa Önal'ın senaryolaştırıp filme çektiği 1970 yapımı renkli Türk filmi ; Ağlayan Melek.

Sultanım Türkan Şoray başrolde; gözleri görmeyen güzeller güzeli Sabahat rolünde. Eserde de adı Sabahat mıdır bilemem ama Türkan Şoray , Sabahat olamaz, olmamalı. Tıpkı Şaziye, Hediye veya Dürdane olamayacağı gibi. Ne olabilirdi mesela? Suzan olabilirdi bu filmde sanki. Neyse efendim, konudan sapmayalım.

Filmimizin esas erkeğini ise Ekrem Bora canlandırıyor; zengin iş adamı Vedat kendileri.

Hikayemiz bir adada başlıyor. Sabahatımız da adanın biricik güzel kızı. Gözleri de görmüyor. Babacığı (Mümtaz Ener) ve ağabey bellediği Şevket (Tanju Gürsu) ile yaşıyor. Kendi yağları ile kavruluyorlar çok şükür ama bir de Sabahat'ın gözlerini açtıracak paraları olsa.

Aynı yerde büyüyorlar diye ağabey kardeş olacak değiller ya... Gönül işte; Şevket gizliden aşıktır Sabahat'a.

Adamız şirin küçük bir yer. Herkes herkesi tanıyor. Sabahat da kör ama diğer duyuları müthiş gelişmiş. Adanın balıkçılarından biri (Hüseyin Baradan) bir gün şeytana uyuyor ve Sabahat'a sarkıntılık ediyor. Hiç sesini çıkarmadığı için , Sabahat kiminle itişip kakıştığını bilemiyor elbet lakin itişirken balıkçının yeleğinin düğmesini koparıyor.

Sonracığıma efendim, ağabey Şevket'in kulağına geliyor olanlar. O da gözüne kestirdiği, sarkıntılık yapmaya meyilli ada halkından bir kaç adamı diziyor sıraya... "Söyle Sabahat hangisiydi" diye soruyor. Şimdi düşünün... Kör bir kız... Karşısında bir düzine erkek... Ve o teşhis etmeye çalışıyor. Çalışmakla kalmıyor, ediyor :) Nasıl mı? Az önce itişirken düğmeyi kopardığından bahsetmiştim ya... İşte yelekteki o eksik düğmeden teşhis ediyor balıkçıyı. Söylemiyor Şevket'e. Şevket ise "Ah ulannn.. ah bir geçirsem elime ben ne yapacağımı biliyorum" edalarında.

Şimdi bu anlattığım sahnenin filmin bütünü ile hiç ama hiç ilgisi yok. Sadece çok ilginç bulduğum için yazdım. Unutamadığım yerlerinden birisiydi.

Devam edelim; Bir gün adaya, vakti zamanında evden kaçan Tasula (Oya Peri) geliyor. Tasula'nın babası adanın rum meyhanecisi. Babası aslında Tasula'yı çok özlemekte de ada halkı Tasula'yı kötü yola düştü diye bellemiş bir kere. İşte bu Tasula , Sabahat'ı gezdirme bahanesi ile bir gün adadan alıyor ve onu zengin iş adamı Vedat ile tanıştırıyor. Vedat, bu kör kızdan çok etkileniyor ve gözlerinin açılması için ne gerekiyorsa hepsini yapıyor. Uzatmayalım, Sabahat'ın gözleri açılıyor, Vedat ile evleniyorlar. Şevket hayata küsüyor... Derken; Vedat'ın eski dostu (Aynur Aydan) çıkageliyor ve onların bu mutluluğunu bozuyor. Sabahat evi terkediyor... Sonları kötü oluyor.

Dikkatli bir izleyici de farkedebilir gerçi ; filmin ilginç yönlerinden birisi hem Sabahat'ı hem de Tasula'yı Jeyan Mahfi Ayral (Tözüm) seslendiriyor. Karşılıklı sahnelerinde Jeyan hanım bir rum şivesi ile durumu gayet iyi idare ediyor.

Filmin afişi de ayrı bir alem... Bir tarafta Şevket, Sabahat'in kolundan tutmuş bir şey anlatmaya çalışıyor, diğer tarafta da Vedat... Profilden gördüğümüz sultan her ikisini de dinlemeye tenezzül etmeyip kafasının dikine giden kadın imajında.

Son Söz: İzlenebilir, vakit öldürmeye gayet yardımcı bir Türk filmidir. İyi seyirler.

22 Mart 2008

Nostaljik Yeşilçam Fotoğrafları -6


1974 yapımı , renkli bir Türk filmi olan Sabıkalı'dan bir kare. Hangi açıdan baktığınıza bağlı olarak bu filmi birden fazla cümle tanıtabilir : Salih Güney'in kötü adam rolünde opus magnum yaptığı film. Konusu itibari ile değişik bir Hülya Koçyiğit filmi. İnsanın sinirlerini geren bir film. Diğer rollerde Ekrem Bora ve Salih Güney'in oynadığı bu filmi Nejat Saydam yazıp yönetmiş.

Karede tarih olarak 1963 senesi gözüküyor aldanmayın...zira filmimiz 20 yıllık bir zaman dilimini kapsıyor. Ha hülya ablamız hapse girip çıktıktan sonra deforme oluyor mu? Olmuyor tabi ki...
Ekrem Bora çok zengin bir adam. Hülya Koçyiğit kendi halinde mazbut bir yaşam süren genç bir öğretmen. Evleniyorlar. Uludağ'a tatile gidiyorlar, yanlarında Ekrem Bora'nın kardeşini canlandıran Salih Güney de var. Güney, yengesine göz koyan bir alçak. Ağabeyinden kurtulmak için hain bir oyun oynuyor . Önce yengesine tecavüz ediyor...Sonra Hülya, yanlışlıkla çok sevdiği kocasını tüfekle vurarak öldürüyor. Hapse düşüyor. Hapiste bir oğlan çocuğu oluyor onu da elinden alıyor hain Salih Güney. Aradan uzun yıllar geçiyor, Salih'in elinde büyüyen çocuk tıpkı onun gibi kötü alışkanlıklar ve huylar ediniyor. Hülya'nın tek amacı oğlunu kurtarmak.

Filmde Hülya Koçyiğit'in delikanlılık çağındaki oğlunu canlandıran da müzisyen Seyhan Karabay... (bu bilgi için o kadar kendimi yırttım ki, imdadıma Ercan Demirel yetişti ehuee, teşekkür ederiz efeemmm)