Afiş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Afiş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2009

Tellallı İlanımdır :)


Dambıdı dam bıt dambıdı dambıt....

Ey ahaliiiii

Dambıdı dam bıt dambıdı dam bıt

Duyduk duymadık demeyiiiiiin

Peynir ekmek yemeyiiiin

15 Aralık 2009 tarihine kadaaaar

Ataköy AirportOutlet Center'da

Yeşilçam'ın başyapıtlarının afişleri sergileniyooooor

Midesi eli kimin cebinde belli olmayan dizilerden allak bullak olanlaaaar

Sergiye buyursunlaaaaaar

:)

Haber:

Ataköy AirportOutlet Center, Kültür ve Turizm Bakanlığı Milli Kütüphane işbirliği ile gerçekleştirilen film afişleri sergisinde ilk renkli Türk filmi olan Muhsin Ertuğrul imzalı “Halıcı Kız” filminin afişi de yer alıyor. Sergide 1960-70 ve 80’li yıllara damgasını vuran ve bir çocuğumuzun çocukluk ve gençlik yıllarında kimi zaman kahkahalarla kimi zamanda göz yaşları içinde izlediğimiz 100’e yakın filmin afişi yer alıyor. Sergilenen afişler arasında Türkan Şoray ve Kadir İnanır’ın başrollerini üstlendiği “Selvi Boylum Al Yazmalım”, Kemal Sunal’ın ”Ortadirek Şaban ve Salako ”Fatma Girik’in”Boş Beşik”,”Şöför Nebahat”, “Yılanların Öcü”, Hülya Koçyiğit’in “Susuz Yaz”, Şener Şen’in “Züğürt Ağa”, “Arabesk” Zeki Alasya-Metin Akpınar’ın, “Aslan Bacanak” “Petrol Kralları”;Müjde Ar’ın “Salvar Davası” “Teyzem”, “Fahriye Abla” gibi afişleri de var. . Ataköy Airport Outlet Center’daki sergi 15 Aralık 2009 tarihine kadar ücretsiz olarak gezilebilecek.

6 Ocak 2009

Sevdiğim Replikler - 12

Ne zaman rastlasam mutlaka seyrettiğim , 1973 yapımı Oh Olsun filminden;



Ferit'in (T.Akan) annesi rolündeki Adile Naşit, babası rolündeki Hulusi Kentmen'e:


- Alemler aya gidiyor bey, bizimkiler greve gitmiş çok mu ?


Başka bir sahnede


Fabrikada usta başı Burhan (Münir Özkul), fabrika sahibi Fehmi Haznedar'a (Hulusi Kentmen) :


- Paran da pulun da fabrikan da senin olsun...Al da anana hediye et !


1975 yapımı Bizim Aile filminden muhteşem bir replik ;


YaşarUsta (M.Özkul) çocuklarına söylüyor:


- Evin isleriyle ugrasmak cok zor olmaya basladı, eve bi kadın lazım

- Bosver baba... bekarlık sultanlıktır

- Sen hic bok yıkayan sultan gördün mü?

27 Aralık 2008

AĞAÇLAR AYAKTA ÖLÜR

Yönetmen: Memduh Ün
Senaryo : Safa Önal
Yapım Yılı: 1964

En başta adı ile çok iddialı bir film gibi gelir bana Ağaçlar Ayakta Ölür. Adı iddialı olsa da , filmin kendisi aslında hiç de iddialı değildir. Aslında oldukça vasat, klişelerle süslü bu film ile izzet günay en iyi erkek oyuncu, filmin başrol oyuncusu yıldız kenter ise en iyi yardımcı kadın ödüllerini almışlar, pek garip.

İmdi gelelim konuya:

Yıllar ve yıllar evvel oğullarını ve gelinlerini kaybeden Asım bey (Hulusi Kentmen) ve eşi (Yıldız Kenter) onlardan geriye tek hatıra kalan torunları Orhan'ın (Fikret Uçak) üzerine titremektedirler. Gel gör ki haşarı, yaramaz mı yaramaz orhan'ın eli de biraz uzundur ve bir gün onu gizlice para aşırırken gören dedesi tarafından tokatlanınca gurur yapar evi terkeder. Bu sıralarda Orhan daha henüz 15-16 yaşlarındadır.

Torun Orhan'ın gitmesi ile büyükanne'nin de yaşama sevinci gider, hastalıklı ve içine kapanık bir insana dönüşür. Artık bir kalp hastasıdır.

Asım bey'in kahvehane arkadaşları vardır; birbirinden tonton üç tekaüt amca (selahattin içsel, faik coşkun , üçüncüyü çıkaramadım) yaşlarını başlarını almış, gündüz kahve akşam da kafa çeken. Dördü bir araya geldiler mi cin fikirler üretmek gibi maharetleri vardır. Derler ki Asım bey'e :

- Asımcığım... Dert ettiğin şeye bak... Torununun ağzından mektuplar yazarak avutsana karıcığını.

İşte Asım beyciğim de torununun ağzından sürekli mektuplar yazar. Mektuplarında onu büyütür, Amerika'ya yollar, mimar yapar, hatta orada tanıştırdığı bir türk kızı ile evlendirir falan. Bu mektuplar on beş yıl aralıksız devam eder. Tâ ki; adinin en adisi, sefilin en sefili, serserinin en şerbetlisi olan Orhan (ki o da cidden nasılsa Amerika'ya gitmiştir) ona geri geleceğini bildiren bir telgraf çekene kadar.

Büyük anne torununun geleceğini duyunca yer yerinden oynar tabi; Hallaç çağrılır yorganlar elden geçirilir, karyola cilalanır, oda havalandırılır, herşey orhan için baştan aşağı yenilenir adeta. Neyse efendim. Büyük günün gelip çatmasına bir gün kala Asım bey gazetede ne haberi okusun? Orhan'ı getirecek olan uçak düşmüş meğer. Yolculardan kurtulan da yok.

Soluğu kahvehanede alıyor Asım bey. O üç teaküt amcaya derdini anlatıyor. Bu sefer de ona :

- Asımcığım... Çocuk gibisin yahu... En ufacık şeyde hemen yıkılıyorsun. Bulursun Orhan'ın yerine geçecek sahte bir torun...

Olma mı? Olur tabi.

Asım beyimiz aklında bu düşüncelerle sokaklarda avare dolaşırken, intihar etmek üzere olan bir kızı (semra sar) son anda kurtarır. Bu kızceğiz de annesini yeni kaybetmiş zavallı Semra'cıktır. İki dertli insan birbirlerine açılırlar. Semra'ya gelini olma rolünü verir. Torundan evvel, gelini bulmuştur Asım bey , iş şimdi torunu bulmaya kalmıştır.

Vakit daralmaktayken, bir gün kapı çalar, elektrik memuru İzzet, yan inşaatta çok elektrik harcandığını, civar evlerdeki elektrik tâkatinin yeterli olup olmadığını kontrole gelmiştir. Asım bey bakar İzzet'in bir endamına, evet bu torunu Orhan olabilir pekalâ diye düşünür.

Aslında evi soymaya niyetli bir çetenin elemanı olan İzzet için bu rol bulunmaz bir nimettir. Anında kabul eder.

Semra olur Ayşe, İzzet olur Orhan... Başlar evclik oyunu.

Filmin büyük bölümünde büyükannenin tekrar yakaladığı yaşama sevincine tanık oluruz. Sahte Orhan'ın dersine iyi çalışması, hiçbir ayrıntıyı kaçırmıyor oluşu Asım bey'i çok mutlu eder.

Daha eve geleli üç gün olmuştur, soyguncu İzzet'in fikrinde bir değişiklik olur... Tophaneli İzzet, büyükanneyi sevmiştir, karısı rolündeki Semra'yı da sevmiştir. Evi soymaktan vazgeçer. Ortakları (danyal topatan, haydar karaer, mehmet ali akpınar) bu kararını tabi ki onaylamazlar, bir güzel döverler İzzet'i.

Büyükanne, yıllar sonra kavuştuğu torununa, yeni gelinine oturdukları köşkü hediye etmek ister. İzzet kabul etmez, bir an evvel artık oradan ayrılması gerektiğine karar verir. İşler tam burada bitti derken, gerçek Orhan , dedesi Asım bey'in karşısına dikilir. Meğer ölmemiştir Orhan, dünyanın polisi onu ararken o uçağa tabi ki binmemiştir. Buraya gelmesinin sebebi de dedesinden 100 bin lira para koparmak içindir. Ya dedesi o parayı verecek ya da büyükanneye olan biten herşeyi (nerden biliyorsa artık) kendisinin azılı bir suçlu ve serseri olduğunu söyleyecektir.

İzzet durumu öğrenir, Orhan'ı güzellikle bu işden vazgeçmesi için uyarmaya gider. Orhan kaçın kurrasıdır be... Tehdide papuç bırakacak göz var mıdır onda hiç. Hem ona Amerika'da bile Mayk Orhan derlerken. O Mayk Orhan'sa karşısındaki de Tophaneli İzzet'tir anam babam. Ama bunun konumuzla ilgisi yok çünkü bu bahis bir süre sonra havada kalacaktır filmde.

En sonunda gerçek Orhan, büyükanneye acı gerçeği büyük bir zevk içinde anlatır. Büyükanne ise beklenmedik bir tepki gösterir; aslında İzzet'in gerçek torunu olmadığını çoktan anlamıştır (nerden, nasıl ?), olsundur, o tanımadığı insanlar onu çok mutlu etmiştir, karşısındaki bu sefil yaratığın ise gözünde hiç bir değeri yoktur. Orhan büyük bir hayal kırıklığı ve yanında ettiği okkalı bir tehdit ile evden ayrılır ayrılmaz kapıda bekleyen Türk polislerince kendine bile hayrı olmayan külüstür bir araca bindirilip götürülür.

Büyükanne ve Asım bey, sahte torunlarını ve gelinlerini yolcu ederler. İzzet ve Semra, büyükannenin gerçeği öğrenmesinden habersiz evden ayrılırlar, vapur iskelesine gelince birbirlerine aşklarını da itiraf ederler. Büyükanne onları yolculadıktan sonra Asım bey'e:

- İçten ölen bir ağaç gibi ayaktayım, der.

Film biter.

İşte benim notlarım:

36 yaşındaki Yıldız Kenter'in yaşlı büyükanneyi büyük bir başarı ile oynaması takdire şayan.

Filmde duvar saati saat altıyı gösterirken sadece beş gong sesi duyuyoruz, önemli değil :)

Gerçek Orhan, büyükannesinin kendisi hakkındaki grçeği öğrenmesinden neden o kadar çok müteessir olacağını nereden biliyor onu da anlamış değilim.

İzzet'in çete arkadaşları onu dövüp bırakıyorlar, oysa ki onu bu işi yapması için zorlamalı değiller miydi?

Acar türk polisi, gerçek Orhan'ın büyükannenin evine geldiğini nereden nasıl haber alıyorlar?

Zengin bir adamın metresi olmayı kabul etmeyip, annesine ilaç parası bulamayan ve bu yüzden annesini kaybeden genç Semra nasıl oluyor da hayata bu kadar çabuk adapte oluyor.

4 Aralık 2008

Ekran Başına - 4

Cumartesi sabahı 1963 yapımı heyecanlı bir polisiye filmi var TRT 1 ekranlarında. Fatma Girik ve Tamer Yiğit'in başrol oynadığı "Bire On Vardı"'nın senaryosu Akad ustanın kaleminden çıkmış. Yönetmenliğini de Memduh Ün yapmış. Sinematurk'de Murat Çelenligil ağabeyim filmi en ince detayına kadar didiklemiş, harika ayrıntılar yakalamış pek tabi yine... Film hakkında bir fikriniz olması açısından bu güzel yazıyı tavsiye ederim. Taşralı bir gencin (T.Yiğit) tesadüf eseri bulduğu bir ölünün katilini de bulmasını konu edinen filmde Fatma Girik de bir bar kızını canlandırıyor. İkisi de İstanbul'a bambaşka hayallerle gelen bu iki genç insanın zalim İstanbul'da değişen kaderlerine de şahit oluyoruz. Bir ayrıntı daha; filmin sanat yönetmenliğini yeşilçamın on parmağında on marifet kişilerinden Semih Sezerli yapmış. (TRT1, 6 Aralık, 06:30)



Pazar günü ise yine başrolünde Fatma Girik'in Suphi Kaner ile birlikte oynadığı bir film var; Üsküdar İskelesi. Bu filmi mutlaka izleyin derim. Rahmetli Suphi Kaner'in ikinci yönetmenlik denemsi olan aynı zamanda senaryosunu da yazdığı çok hoş bir film Üsküdar İskelesi. Becerikli genç sigortacı Tarık Atlamaz (S.Kaner) ve bir mağazada çalışan güzel Leyla'nın aşkı anlatılıyor. Leyla babasız büyümüştür, annesinin tek arzusu onu zengin sandığı inşaatçı Suat ile evlendirmek ve rahata ermektir. Oysa ki kendileirne kalan yüklü mirasdan bihaberlerdir. Tarık ise önüne konulan her engele rağmen (taşraya sürülmek gibi) Leyla'dan vazgeçmek niyetinde değildir. Bu filmi yitirilmiş ve hakkı verilmemiş bir değer olan Suphi Kaner için tekrardan izleyeceğim inşallah. (TRT 1, 7 Aralık , 06:30)
Not: Afişler Sinematurk'den...

27 Kasım 2008

Ekran Başın - 3


Geçen blogspot Türkiye'de yasaklandığında adını kullanarak konuya atıf yaptığım bir Türk filmi vardı; Karanlıkta Uyananlar.
Yönetmenliğini Ertem Göreç'in yaptığı 1964 yapımı filmde Ayla ve Beklan Algan, Fikret Hakan, Kenan Pars oynuyorlar. Sevdiğim filmlerden biridir Karanlıkta Uyananlar... Eskiden çok sıkı dost olan iki arkadaşın (biri işci diğeri ise patron olduğunda) arası açılır. Aklı bir karış havada olan yeni patron (F.Hakan) olayların akışı sonucu işcilerinin yanında olmayı seçer. Toplumsal bir meseleye işaret eden ve filmde bir de hoş bir aşk hikayesi var... Tavsiye ederim.

TRT 1, 29 Kasım Cumartesi, 06:00


Yeşilçam'ın dini motifli filmlerinden hoşlananlar için 1965 yapımı Veysel Karani isimli film bir seçenek. Yönetmenliğini Hüseyin Peyda'nın yaptığı filmin başrolunde Türk sinemasının en masum, en temiz yüzlü yıldızlarından Yusuf Sezgin var :)

TRT 1, 30 Kasım Pazar, 06:20

30 Ekim 2008

En Sev(e)mediğim Türk Filmleri -1


Geçenlerde Hürriyet yazarı Ahmet Hakan Coşkun'un "Bu da benim - En Kötü Türk Filmleri- listem" başlıklı yazısını gülümseyerek okudum... İntikam vakti geldiğinden bahsediyordu :) Listesine aldığı filmler : Sarı Tebessüm, Gece Dansı Tutsakları, Su Da Yanar, Büyük Yalnızlık... Hepsi seksenlerden. Fikrini paylaşır buldum kendimi :)

İflah olmaz bir Türk filmi kolik olduğum aşikâr ama bu demek değil ki her filmi ayıla bayıla seyrediyorum... Aralarından hoşlanmadığım yüzlercesi var... yüzlerce mi? biraz abarttım mı ne :)
İşte yeni bir başlık buldum kendime. Siz de sevmediklerinizi eklerseniz ortalık şenlenir :)

Hemen hatırlatayım; liste elbette ki göreceli...



daha gider bu :)

22 Ekim 2008

Ekran Başına - 2



Haftasonuna erken saatte pijama, kumanda ve kahve ile başlamak isteyenler için bu haftaki seçeneklerimiz şöyle;

TRT1 haftasonu ekranını Karaoğlan serilerine ayırmış. İlk filmimiz Altay'dan Gelen Yiğit . Eseri , senaryosu , rejisi ve yapımı ile tamemen Suat Yalaz'a ait bu 1965 yapımı filmin başrol oyuncusu Kartal Tibet. Kartal Tibet'in ilk defa Karaoğlan oluşunu ve Camoka rolünde rahmetli Danyal Topatan'ı izleyip yâd etmek isteyenler için iyi bir seçenek. (TRT1, 25 Ekim C.tesi , 06:30)



Karaoğlan serilerini sevenler Pazar sabahı ise Karaoğlan Baybora'nın Oğlu'nu seyretma şansını elde edebilecekler. 1966 yapımı bu filmin kadrosunda da sonsuzluğa uğurladığımız çok isim var; Reha Yurdakul, Hüseyin Peyda, Engin İnal, Yavuz Selekman,Hayri Caner bu isimlerden bazıları. Filmin künyesinde "Kaan Yalaz" ismi de dikkatimi çekti, sanırım Suat Yalaz'ın oğlu... (TRT1, 26 Ekim Pazar, 06:30)





Altmışlardan sıkılanlar için TRT Türk'de 1990 yapımı, senaryosunu rahmetli İhsan Yüce'nin kaleme aldığı, Hasan Karcı'nın yönettiği Bir Avuç Sevgi isimli film var. Filmi izlemedim o yüzden bişey diyemiyorum. Lâkin , Yüce'nin kalemi kuvvetlidir, yorumlara baktığımda da duygu yüklü bir film olduğunu gördüm. Gerisi size kalmış. Başrol oyuncusunun Yalçın Gülhan olduğunu belirtelim. (TRT Türk, 25 ekim C.tesi, 09:20)


Şimdi mutlaka izleyin diyeceğim bir filmde sıra. TRT Türk ekranında yayınlanan "Sinemasal"ın bu haftaki filmi, 1974 yapımı bir Ömer Kavur filmi olan Yatık Emine. Necla Nazır'ı en çok beğendiğim filmdir. Refik Halit Karay'ın aynı adlı eserinden sinemaya uyarlanan filmin diğe rbaşrol oyuncuları Serdar Gökhan, Mahmut Hekimoğlu ve Bilal İnci. (TRT Türk, 26 Ekim Pazar, 21:10)



Not: Afişler Sinematurk'den...

19 Eylül 2008

Ekran Başına - 1

Yeni bir başlığımız var artık... Yemedim içmedim değerli okurlarım için hazırladım. Nostaljik bir türk filminden mahrum kalmamanız için...

Yarın sabah TRT1'in Türk sineması kuşağında; başrollerini Sadri Alışık, Ayhan Işık ve Belgin Doruk'un paylaştığı 1962 yapımı KÜÇÜK HANIM AVRUPA'DA adlı film var. Erken kalkan birisiyseniz, kaçırmayın derim.


TRT 1, 20 Eylül Cumartesi, saat 07:00

Bitmedi... Yine aynı gün TRT TÜRK ekranlarında da bir başka nostaljik film var ki, biraz piskopata bağlayabilirseniz, Cüneyt Arkın'ı en bi gıcık rollerinden birinde izleyebilirsiniz. 1966 yapımı İNTİKAM UĞRUNA'da başrollerde Selda Alkor ve Cüneyt Arkın oynuyor. Konusu çok değişik. Bir türlü mutlu olmayı başaramayan ama aslında birbirini çok seven bir çiftin hikayesi anlatılıyor.

TRT TÜRK, 20 Eylül Cumartesi, saat 09:20



Pazar günü ; TRT TÜRK 'de 1955 YAPIMI bir Ömer Lütfi Akad filmi BEYAZ MENDİL (saat 09:20), TRT 1'de ise bir salon komedisi olan 1964 yapımı ÖP ANNEMİN ELİNİ (SAAT 07:00) adlı filmleri izlemek mümkün.

3 Eylül 2008

Umut Dünyası


Afişte yazdığı gibi evet; Bu normal bir aşk filmi değildir... Normallik sınırlarında gezinmeyen bir aşk filmidir ama anormal de değildir... Sessiz sakin ve alabildiğine derin bir filmdir.

1973 yılının SES Dergisi birincisi Necla Nazır ve ondan daha iki sene önce sinemaya adım atmış olan Tarık Akan başrollerde. Bu filme gelene dek ağırlıklı olarak jön prömiye rollerde izlediğimiz Akan bu sefer bambaşka... Toy Nazır ise çok duru ve gerçekten başarılı.

Gurbete çıkıp ekmek parasını ellerde arama furyasının yoğun olduğu yıllarda geçiyor konumuz. Esas oğlan Ahmet, para canlısı bir adama (Atıf Kaptan) ait küçücük bir matbaada çalışmaktadır. Yalnızdır. Oturduğu ev zaten bodrum kattadır, sıvaları dökük, rutubetli bir bekar odası. Bir de yakın arkadaşı vardır (Bülent Kayabaş), o biraz hayatı gırgıra almaktadır neyse ki...

Ahmet'in, küçücük bekar odasına sığmayan hayalleri vardır. Ufkunda Avustralya'nın gözüktüğü hayaller. Sonunda zengin olunan hayaller. Şairin dediği gibi; insan hayal ettiği müddetçe yaşar ya...Hayallerin gerçekleşmesi için biriktirilen paralar, sayılan günler... Ve yağmurlu bir gece ansızın çıkagelen yetim Zeynep.




Gerçekçi diyaloglarla bezeli, sahici bakışlar, sahici umutsuzluklar ve sahici umutlar yumak yapılmış bir top halinde önümüze atılılıyor. Safa Önal'ın kaleme aldığı senaryo yine kendi elinde öyle bir güzel şekillenmiş ki, Dönüş, Mahpus, Umutsuzlar, Keşanlı Ali Destanı, Cemo ve daha nice filmden notalarına aşina olduğumuz Yalçın Tura'nın müziği eşliğinde film bir girdaba dönüşüyor , içine içine çekiyor sizi. O rutubetli odanın kokusunu duyuyorsunuz, elinizi uzatsanız sıvaları yere düşüreceksiniz. Odaya koyulan bebek karyolasını odanın sıcak bir köşesine itiverme isteği uyanıyor içinizde.

Ahmet , bir gece ansızın kapısını çalanın kaderi olduğunu bilemezdi elbet. Zeynep Ahmet'in, Ahmet de Zeynep'in kaderi. Küçük odasına sığmayan hayallerini mi tercih edecek Ahmet yoksa kimsesiz, yurtta büyümüş Zeynep'i mi?

Hayallerini paylaşamıyor kahramanlarımız belki ama kaderlerini ve umutlarını paylaşıyorlar.

Bir türk filmi izleycisi olarak beni en çarpan filmlerden birisi Umut Dünyası. Benim ailem de aynı umutlarla gurbete gittiği için midir bilmiyorum. Annem de benzer şeyler anlatırdı onu gurbet ele götüren nedenler için. Bir umut işte, bir umuttu belki.

Not: Fotoğraf Hürriyet foto galeriden...

29 Ağustos 2008

Ayhan Işık Afişleri Sergisi Sinematik'de


Ayhan Işık Afişleri Sergisi Sinematik Salon'da açılmıştır efendim. Giriş ücretsizdir. Lütfen afişleri izinsiz falan kopyalamayınız . Kopyalarsanız dilerim rüyanızda sizi Gulyabani kovalar :))
Not: Ayhan abimizi hiç böyle kaslı bilmezdim... ve evet afiş sinematik'den.

4 Haziran 2008

ARKADAŞIMIN AŞKISIN


İnsan kalbinin başına gelebilecek en bela işlerden birini anlatan bir konuya sahip bu şarkıyı bilmeyen yoktur herhalde. Yarım yamalak Türkçe telaffuzu ile sadece ve sadece Juanito'ya yakışan bu şarkının sözleri bana hep bir masal gibi gelir. Şarkıyı her dinlediğimde aktör ve aktristleri yol boyu değişen bir hikaye akar gözümün önünden. Bestesi Enrico Macias imzalı şarkının Türkçe sözlerini Fecri Ebcioğlu kaleme almış... Bakın ne diyor:

Hakkım yok seni sevmeye... Çıktın karşıma ne diye?
Sen başkasının malısın, kalbim bunu nerden anlasın?
Unutmam lazım çünkü sen... Arkadaşımın aşkısın!

Kaderin oyunu bu bana, göstermesin seni bana
Karşımda olsan da bakmam, arkadaşımı aldatmam
İsterse kalbim ağlasın ! Arkadaşımın aşkısın...

Ümit verme insanım ben
Çek bakışlarını benden
Şüphe de etme sevgimden

Kalbim yalnız senin değil, arkadaşımın da... bunu bil
Tercihle geçerse ömrün
Yaşayamam ben ölürüm
Dikkat ! Kimse anlamasın
Arkadaşımın aşkısın...

Dinleyince bu şarkımı, anlayacaksın hatanı
İki dost arasına girdin
Yalnız onu sevindirdin
Dikkat kimse anlamasın... Arkadaşımın aşkısın.

Kimseyle hiç dertleşemem
Başkasını da sevemem
Ölmek ister ah ölemem
Dikkat et anlaşılmasın
Bırak kalbim ağlasın
Arkadaşımın aşkısın... Arkadaşımıııııııııııın.... aaaşkııısııııııııııııııııııın

İşte bu şarkının hem fon müziği olduğu hem de adını bu şarkıdan alan bir filmi paylaşmak istiyorum sizinle.

Nostaljik Türk Sineması konusunda rahle-i mektebinden zevkle geçilesi sevgili ağabeyim Murat Çelenligil'in eşsiz ayrıntılarla bezeli yazısı eşliğinde Arkadaşımın Aşkısın...

Fausto Papetti’den Earl(e) Hagen’in ‘Harlem Nocturne’ü (1961). Düğün törenlerinde bu melodiyle dans eden Selma ve Orhan.. Damat değil de nikâh şahidi olmak için film boyunca olağanüstü bir çaba harcayan Ahmet..Son Mektup (1969) gibi, bir şarkı filmi olan Arkadaşımın Aşkısın, Abdurrahman Palay’dan dinlediğimiz sözlerle başlıyor :

"Bu, çocuklukları beraber geçmiş üç candan arkadaşın hikâyesidir. Zengin bir ailenin çocuğu olan Orhan, bir dediği iki edilmeden büyüyordu. Babası öldüğü için, annesi üzerine titriyordu. Ne yapsa affediliyor, ne söylese emir gibi dinleniyordu. Orhan'ın biricik arkadaşı Ahmet de annesiz büyüyordu. Köşkün bahçıvanının oğluydu. Okumayı seven, ilerde iyi bir hayat yaşamaya, muvaffak olmaya kararlı, sessiz bir çocuktu. Yakın bir köşkte de Selma oturuyordu. Annesiyle babası Selma'nın iyi yetişmesi, eğitilmesi için hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyorlardı. Orhan, Ahmet ve Selma her çocuk gibi beraber oynayarak, bazen kavga ederek ama birbirlerini yürekten severek büyüdüler.
Kavga ettikleri bir gün, Cavidan Hanım, Orhan'a kızmak üzereyken Ahmet arkadaşını kurtarır "Teyze, o bir şey yapmadı. Oynarken topun üzerine bastım. Dudağım yere çarptı." Kan kardeşi olurlar ve bir daha hiç kavga etmeyeceklerine söz verirler. "Aradan yıllar geçti. Selma, koleji bitirdi. Orhan, Tıp Fakültesi'ne devam edemedi. Bahçıvanın oğlu Ahmet, Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Bütün bu tahsil seneleri içinde birbirlerinden ayrılmadılar. Sevgileri daha da arttı. Lakin bu sevgi, bu üç güzel insanın içinde başka şekle döküldü."

Cavidan Hanım’ın desteği ile öğrenimini tamamlayan Ahmet (bunun ezikliğini film boyunca gözleyeceğiz) Üsküdar Adliyesi'ndeki stajından sonra Anadolu'da çalışmak istiyor. Babası, yaşayıp bu günleri görebilseydi keşke. İki arkadaş da Selma'yı severken, genç kızın gönlü (şimdilik) Ahmet'te. Ancak, sevgisini ilk açıklayan Orhan olunca, Ahmet özverili olmak gereğini duyar. Selma'nın yorumu farklı "Borçlusun ona. Ama, bunu, beni Orhan'ın kucağına atmakla mı ödeyeceksin?" İlginçtir, Ahmet genç kıza ne zaman "Ayrılmayacağız" dediyse bir sonraki sahnede ayrıldılar. Ne zaman "Ayrılmalıyız" dediyse de bir araya geldiler. Aşkına karşılık göremeyen Orhan, bir müddet Avrupa'ya gitmeye karar veriyor. Annesi, ayrılığın verdiği üzüntüyle şöyle konuşur:
- Ne var ki? Neden gidiyorsun? Her seven yerini yurdunu mu terk ediyor?

Haftalar sonra, (herhalde buranın Paris olduğunu anlayalım diye) penceresinden Eyfel Kulesi görünen bir otel odası. Brigitte Bardot ve Jeanne Moreau’nun ‘Viva Maria’ filminde söyledikleri ‘On A Chantè La Douceur’ (1965) (Georges Henri Delerue) şarkısını dinlerken Ahmet'e yazdığı mektup ; (Sadettin Erbil’in sesi ile) :
-Paris'e geleli bir buçuk ay oldu. Kalbimde hâlâ değişen bir şey yok. Baktığım her yerde Selma var. Kiminle konuşsam Selma'nın sesi. Yenilmeye, istenmemeye alışmamış bir insanın öfkesi içindeyim. (Aşık Veysel, 'Seversin, kavuşamazsan aşk olur', Aziz Nesin de 'Yenilen, aşık olur' demişlerdi.) Ahmet, galiba boş yere kaçtım. Selma'yı içimde taşıdıkça, kalbimden silemedikçe dünyanın neresine gidersem gideyim yanımda hep o olacak. Tek ümidim, kaçmakla kurtulacağımı sanmaktı. Bu ümidim de çöküyor şimdi. Bittiğimi, tükendiğimi hissediyorum...

"Özverili davranmaya dünden hazır olan Ahmet, Selma'dan Orhan'a, onu sevdiğini belirten bir mektup yazmasını ister. Uzaklardan 'Hatıra' (Enis Behiç Koryürek / Erol Sayan) şarkısının duyulduğu ahşap iskelede (Jeyan Mahfi Ayral’ın sesiyle) şu yanıtı alır :
-Yazmayacağım. Israr etme boşuna. Böyle bir şey yapmak ne demektir bilir misin? Gel, evlenelim demektir. Bunu yapacak olduktan sonra ilk gün evlenirdim. Bu üzüntüler, acılar olmadan evvel.. O yaşasın diye biz ölelim mi? Ben seni severken onunla nasıl evlenirim?

(Siyah beyaz filmlerde ayağı yere basan sözleri genellikle kadınlar söyler.) Bunun üzerine Ahmet, bizi hayretler içinde bırakan bir şey yapıyor ; Selma’nın yazmadığı mektubu, genç kızın ağzından kendisi yazıyor. Sonraki bir gün Cavidan Hanım, Ahmet’e şunları söylüyor :
-Müjde, gözümüz aydın.. Orhan dönüyor. İşte telgrafı (‘Son Mektup’ gibi, bu iletişim aracı da unutuldu gitti)..Yarın sabah hareket ediyormuş SABENA uçağıyla [ama, Orhan’ı, MERIDIAN uçağında, keyifle ‘Something For Cat’ (1961) (Mancini) melodisini dinlerken görüyoruz]. Akşam 8’de karşılayın diyor.
(Paris’ten İstanbul’a uçakla yolculuğun yarım gün sürdüğü yıllar.) Daha ertesi gün, gazetedeki ‘acı bir haber’ İstanbul'dakileri perişan eder ; “Sina Çölü’nde Feci Uçak Kazası.. Kimse kurtulamadı. 79 ölü var. Yolcular arasında 2 de Türk (Orhan ve kısa bir süre gördüğümüz Oktay Yavuz herhalde) vardı.” (Avrupa’dan gelen uçağın Afrika’da ne aradığı ise anlaşılmıyor.)

Filmin şaşırtılarından biri ; Peter Graves (60’lı 70’li yılların ‘Mission : Impossible’ dizisindeki Jim Phelps) düşen uçakta yolcu. Acısı biraz azalınca, Cavidan Hanım’ın, Ahmet'e söyledikleri :
- Hiçbir hayat matemle geçirilmez. Hele senin(ki) gibi genç bir hayat. Evlenmeli, yuva kurmalısın.. Ben, Selma ile evlenmeni istiyorum.. Orhan da böyle söylemişti..."Selma sana emanet. Aramıza bir dördüncü kişi girmesin" demişti.

Aylar sonra, tam Ahmet ile Selma evlenmek üzereyken, Orhan çıkagelir:
- Tesadüfen kurtulmuşum. Aylarca ufak bir kasaba hastanesinde yatmışım. Üstümde kimliğimi belirten bir şey de çıkmamış.. 4 defa ameliyat etmişler ve uyutmuşlar beni. Sonra da hafızamı kaybetmek tehlikesi geçirdim. Uzun bir şok tedavisiyle hatırladım her şeyi.

Tahmin edileceği gibi, Ahmet, kimsenin anlayamadığı gerekçelerle, aradan tekrar çekilmek ister:
- Orhan'ı canımdan çok severim. Ne olur beni affet ve anla. Ben olanları unuttum. Sen de unutacaksın.
Bir sonraki sahnede, Ahmet'i Selma ile nikâh masasında, ama Orhan'ın şahidi olarak görürüz. Duygularındaki değişikliği, balayı için gittikleri (herhalde uçakla değil) İzmir ve Efes Oteli görüntüleri eşliğinde Selma anlatıyor:
- Orhan'ın candan sevgisi, saf ve temiz aşkı, her şeyden habersiz, beni mesut etmek için çırpınan kalbi, yüreğimdeki eski acıyı yavaş yavaş silmeye başladı. Bir mucize oluyordu. Kalbimden çıkmayacağını sandığım Ahmet.. silinen, solan, azalan bir gölgeden farksızdı artık. [‘Kartalların Öcü’ (1965) filminde Güner'in söylediklerine benziyor.] Onu hatırlamak bana eski ıstırapları vermiyordu. Karşımda, bu gülen, sevinen, benimle evlendiği için göklerde yaşıyormuşçasına mutlu olan adam kocamdı. Ona alışıyor.. yakınlaşıyordum. Mazi üçümüz için de yoktu. Ahmet de, aşkımız da o maziyle ölmüştü. Şimdi, yeni bir hayata yeni bir sevgiyle başlıyordum.

Korkunç Arzu (1966) filminde kız kardeşine "Merak etme, evlendikten sonra seversin" diyen Selim haklı(!) galiba.Sonra.. Her şey çok güzelken, Ahmet'in Selma'ya yazdığı imzasız eski bir mektubu Orhan'ın görmesi.. Kıskançlık.. Genç kadının balkondan düşmesi.. Üzüntülü günler. Ama, arada sevgi olduğu sürece hiçbir sorun aşılmaz değildir. Orhan ve Selma, mutlu bir şekilde, Merkez Hastanesi'nden evlerine giderlerken, onları gözyaşları içinde izleyen Ahmet.. Juanito'nun 'bir daha-bir daha' yaşamak istediği dönemde söylediği şarkı ;
Hakkım yok seni sevmeye
Çıktın karşıma ne diye
Sen başkasının malısın (aşkısın)
Kalbim bunu nerden anlasın
Unutmam lazım çünkü sen
Arkadaşımın aşkısın.

Selma :
- O beni seviyor diye kopacak mıyız birbirimizden.
Ahmet :
- Başka ne yapabiliriz? Orhan daha önce açıldı bana. Önce davranıp söyleyemedim.
Selma :
- Birazcık olsun sevmiş olsaydın dünyayı görmezdi gözün. Beni Orhan’a itmez kendine çeker, her şeyi göze alırdın...

Notlar:

Ali Çetinkaya ve Juanito.. ‘La Femme De Mon Ami’nin (1962) Türkçe uyarlaması olan ve filme adını veren şarkıyı (Macias / Ebcioğlu) birer kez söylüyorlar.

Dış sahneler [Büyük Öç (1969) filmindeki Arif Çamlızade'nin] ve iç sahneler (Suat Sadıkoğlu’nun yalısında) iki ayrı yerde çekilmiş.

Savcı Ahmet’i ve babasını Abdurrahman Palay seslendirmiş. Rıza Tüzün’ün seslendirdiği babasının ve Nevzat Okçugil’in seslendirdiği annesinin adları belirtilmiyor.

Ahmet, okulu bitirmesi şerefine verilen partide Selma ile dans ederken, Orhan şöyle der "Müsaade eder misin, Selma'nın ayağına biraz da ben basayım." Onları, David Wilcox’un söylediği bir şarkı (‘Wild Child’) ile izliyoruz ; “Midnight Rider // Riding through town // Late every night time // Cruising around.”

Selma’nın arkadaşları Aynur Aydan ve Aynur Akarsu (isimleri filmde geçmiyor) çok güzel.

Hep birlikte gittikleri plajda, 45’lik plaktan filmin çekildiği günlerde Tom Jones’un ortalığı birbirine katan ‘Delilah’ (Reed / Mason) (1968) şarkısını dinliyorlardı.

Filmin diğer melodileri şöyle ; Selma, Ahmet’e mektup yazarken Marie Laforet’nin ‘Laplaya’ (1964) (Jo van Wetter / Barough)
Selma ve Ahmet, boğaza bakan tepede evlenmeye karar verdiklerinde Mavi Gözlü Sarışın Kız (Teoman Alpay)
Selma ve Orhan, İzmir’de balayındayken (Kordon ve Efes Oteli sahnelerinin vazgeçilmez melodisi) Şu Güzeller Güzeli (Necip Mirkelamoğlu)
Diskoda, Little Tony’den ‘Coure Matto’ (Ambrosino / Savio) (1967).
İki sahnedeki melodi seçimi ise çok ilginç ; Orhan, Selma’ya “Seni seviyorum” derken ‘Artık seni sevemem’ dizesiyle başlayan Yeni Bir Aşk Arıyorum ; bir başka sahnede Selma, Orhan’a “Beni sevdiğini bile bile sana ‘hayır’ demek dayanılır acı değil” dediği zaman Sevemez Kimse Seni (Suat Sayın) (1967) şarkıları var.

Filmin ortalarında Sevemez Kimse Seni melodisini saksofonla bossa-nova ritminde dinlemek çok güzeldi.

Jenerikte Necip Sarıcıoğlu’nun soyadı Sarıcaoğlu olarak yazılmış.

Aşka Tövbe'deki (1968) kadar olmasa bile, ‘Arkadaşımın Aşkısın’da 100’den fazla mum var. Orhan, uçakla İstanbul’a gelirken, Martin Luther King cinayetinin sanığı James Earl Gray'in kapak olduğu 03 Mayıs 1968 tarihli LIFE dergisini gözden geçiriyor.

Biraz sonra çöle düşecek uçaktaki hosteslerin yolculara can yeleklerini giydirmeleri şaşırtıcıydı. Gazetedeki haberde "Kimse kurtulamadı" denmesine karşın (Orhan dışında) uçaktaki bir yolcuyu (Oktay Yavuz) filmin sonlarına doğru İzmir'deki Cumaovası Havaalanı'nda görüyoruz.

Gazetede uçak kazasını yazan başlığın altındaki açıklama, ‘üniversitedeki boykot ve bu konuyla ilgili olarak Meclis’teki görüşmelerle’ ilgiliydi İzmir ve Efes Otel'deki çekimlerin bir kısmını, renkli, Aşka Tövbe (1968) filminde de görüyoruz.

Havuz kenarında siyah tişörtüyle oturan Orhan, İstanbul'la görüşmek için içeri girdiğinde beyaz tişörtlü oluyor.

Çok sert bir savcı olan Ahmet, bir sanığı, Zehirli Hayat (1967) filminin yoğurtçusu Ömer Sağlam’ı sonu idam isteğiyle bitecek bir konuşmayla suçluyor. Salonu dolduran dinleyicilerin onu alkışlaması, Selma’nın, bunu üstelik ayakta yapması ilginçti. Ahmet, sertliğinin nedenini şöyle açıklıyor ; "Adalete karşı sorumluyum. Mesuliyetimi hislerime kurban ettiğim an insanların inancına ve hakkına ihanet etmiş olurum." Aynı Ahmet'in, filmin sonunda, Selma'yı balkondan itmekle suçlanan Orhan için, Savcı olarak yaptığı konuşmayı (yoksa ‘savunmayı’ mı demek lazım) avukat Petrocelli bile yapamazdı.

Cavidan Hanım, kız isteme sahnesinde gülmekle ağlamak arası bir duygu yaşatıyor. Bir gün önce oğluna “Selma sevincinden uçacaktır” demişti. ‘Sebebi ziyaretini’ genç kıza şöyle açıklar ; “Sana hayırlı bir haberim var. Ama, müjdemi isterim.. Allah’ın emri peygamberin kavli ile seni oğlum Orhan’a istiyorum.” Selma’nın ‘evlenmek niyetinde’ olmadığını anlayınca, hayretler içinde ekliyor “Ama Orhan’la evleneceksin.” Film bittikten sonra kulağımızda Selma'nın sözleri "Seven erkek her fırsatta (zorlukta) kaçmaz. Kimle olursa olsun mücadele eder. Sen, beni hep Orhan'a ittin."

1968 yapımı filmin senaryosu Safa Önal'a ait. Yönetmen koltuğunda , filmin başrol oyuncusu Filiz Akın (Selma) ile evli Türker İnanoğlu. Aynı kadına aşık iki erkek rolünde İzzet Günay (Ahmet) ve Ekrem Bora (Orhan).

10 Mayıs 2008

Gülsüm Ana / Fatma Bacı



Yarın Anneler Günü. Bu vesile ile , seyretmekten her defasında zevk aldığım Gülsüm Ana / Fatma Bacı filmlerini paylaşmak istedim sizinle.


Sinemamızın iki çevrimli filmlerinden olan , Fatma Girik'in başrol oynadığı Gülsüm Ana (1982) aslında ikinci versiyon. Fatma Bacı adıyla ilk olarak 1972 'de çevrilen ve Yıldız Kenter'in başrol oynadığı filmin konusunu; eşi gözlerinin önünde kan davasına kurban giden ve geride kalan üç küçük çocuğu ile şehre göçüp yaşam mücadelesi veren cefakâr bir annenin mücadelesi oluşturuyor.


Oyuncu kadrosunu eşleştirerek yazmak daha hoş olur diye düşündüm. On sene arayla bakalım kim kimi oynamış?


Fatma Bacı - Gülsüm Ana
Yıldız Kenter - Fatma Girik - (Fatma /Gülsüm)
Bilal İnci - Hayati Hamzaoğlu - (Kan Davalı)
Şükran Güngör - Tanju Gürsu - (Baba)
Renan Fosforoğlu - Reha Yurdakul - (Büyük Kızın Zengin yaşlı sevgilisi)
Nubar Terziyan - Kadir Savun - (Köyden aile dostu)
Fatma Belgen - Özlem Onursal - (Terzide çalışan büyük kız)
Leyla Kenter - Alev Sayın - (Mimarlık okuyan küçük kız)
Sertan Acar - Günay Girik - (Evin oğlu)
Cemil Can Bıçakçı - Bülent Bilgiç - (Küçük kızın sevgilisi)


72 yapımının yönetmeni Halit Refiğ, senaryo yazarı Safa Önal. 82 yapımında yönetmen koltuğunda bu kez Memduh Ün oturuyor. Senaryo yine Safa Önal'a ait fakat Tanju Gürsu da yardımda bulunmuş. Zaten ikinci çevrimde senaryoda imzası bulunan Gürsu, filmin başında kurşunlara hedef olan baba rolünde çok kısa olarak gözüküyor. Gürsu aynı zamanda filmin yapımcısı.


İki filmin konusu tamamiyle aynı. Sadece bazı isimler değişik. Ben ilk önce Fatma Girik'li olan çevrimi seyretmiştim. Hatta çevrildiği sene veya 83 'de izlemiştim videodan. Çok etkilendiğim filmlerden biri olmuştu. O zaman kadar hep başrolde gördüğüm Tanju Gürsu nasıl olur da daha filmin başında ölür diye düşündüğümü hatırlıyorum. Daha kırk yaşında iken yaşının çok üstünde bir anneyi canlandıran Fatma Girik'e hayran olmuştum.


Filmde üç çocuğu canlandıran oyuncular da tamamiyle rollerine oturmuşlar. Yalnız 82 yapımında evini oğlunu canlandıran (aynı zamanda Fatma Girik'in de kardeşi olan) Günay Girik daha başarılı.


Yaşlı bir adama metres olan büyük kızı Özlem Onursal'ı saçlarından sürüyüp doktor kontrolüne götürdüğü sahne, küçük kızın bir kapıcı kızı olduğunu gizleyip, apartmandaki zengin ailenin kızıymışcasına rol yaptığı , o anda servise gelen annesi ile karşılaştığında onu tanımazlığa geldiği sahne, oğlunun ne yapıp edip silah aldığı ve kanlısını vurmaya gideceği sahne benim en etkilendiğim sahneler olmuştu.


Annelerine yardımcı olmak bir tarafa, büyük kızın içindeki zengin olma, rahat yaşama isteği, küçük kızın okuduğu okulda , dahil olduğu muhitte kapıcı kızı olduğunu gizleme , ailesinden utanma hali, tamircide çalışan oğlanın tek derdinin babasının kanını yerde koymamak olduğu bu aileyi, cefakâr anne bir arada tutmaya çalışmaktadır. Filmin sonunda , oğlunun hayatı sönmesin diye elini kana bulayan annemiz hapse düşüyor. Kendi önceliklerini o saatten sonra rafa kaldıran üç evlat, karşısına dikiliyor ve annelerinin hakkını teslim ediyorlar.


Fatma Girik, anne rolünde ne kadar başarılı ise, Yıldız Kenter'in de yaşından büyük kimseleri canlandırmaktaki ustalığı bilinen bir gerçek. Onun da canlandırdığı Fatma Bacı karakteri o denli güçlü. Lâkin Kenter'in aynı dönemlerde ardı ardına çevirdiği ve anne/abla rolünde olduğu diğer filmlerde de( Anneler ve Kızları,Kızım Ayşe, Ablam) aynı performansı göstermiş kendisi. Belki de sinemadaki ilk filmlerindne biri ola Ağaçlar Ayakta Ölür'den dolayı üzerine yapışıp kalmış bir roldür diyorum şimdi. Genç bir insanı bizim filmlerimizde şakaklarını ve tepedeki saçlarını ağırtarak yaşlandırıyorduk bir zamanlar. İşte örnek; Girik ve Kenter. Bu iki usta, bize genç olduklarına dair en ufacık bir ip ucu veriyorlar mı ? Hayır. Şimdi teknoloji gelişti, sinemamızın imkankanları arttı, dışarıdan özel makyözler getiriyoruz. Adamı / kadını yaşlandırıyoruz. Ama ben izlediğimde orada yaşlı bir insanı göremiyorum. Bilemiyorum benimle aynı fikirde olan var mıdır?



İki filmi yanyana koyunca benim beğenimde ağır basan Fatma Girik'li olan oluyor. Genel olarak bakınca , Fatma Bacı'yı o kadar başarılı bulmuyorum. Daha çok sevmemdeki en önemli etkenlerden biri de filmin müziği. 82 yapımında filmin müziğine imza atan Cahit Berkay. Yani karnını, filmlere müzik yaparak doyuran muhteşem müzisyen.


Ezcümle; izlenesi güzel filmlerimizden biridir Gülsüm Ana.



Not: Şimdilik Fatma Bacı film afişi ile idare edin, akşama Gülsüm Ana afişini de eklerim inşallah.

22 Nisan 2008

ŞEPKEMİN ALTINDAYIM

Yazan : Çilek Hanım

Süsleyen : Utku Uluer, Gökay Gelgeç

Yer : Sinematik Açık Hava Sineması

Saat : Günün herhangi bir saati



ŞEPKEMİN ALTINDAYIM



24 Mart 2008

AĞLAYAN MELEK


Sait Faik Abasıyanık'ın aynı adlı eserinden Yeşilçamın rekortmen senaristi Safa Önal'ın senaryolaştırıp filme çektiği 1970 yapımı renkli Türk filmi ; Ağlayan Melek.

Sultanım Türkan Şoray başrolde; gözleri görmeyen güzeller güzeli Sabahat rolünde. Eserde de adı Sabahat mıdır bilemem ama Türkan Şoray , Sabahat olamaz, olmamalı. Tıpkı Şaziye, Hediye veya Dürdane olamayacağı gibi. Ne olabilirdi mesela? Suzan olabilirdi bu filmde sanki. Neyse efendim, konudan sapmayalım.

Filmimizin esas erkeğini ise Ekrem Bora canlandırıyor; zengin iş adamı Vedat kendileri.

Hikayemiz bir adada başlıyor. Sabahatımız da adanın biricik güzel kızı. Gözleri de görmüyor. Babacığı (Mümtaz Ener) ve ağabey bellediği Şevket (Tanju Gürsu) ile yaşıyor. Kendi yağları ile kavruluyorlar çok şükür ama bir de Sabahat'ın gözlerini açtıracak paraları olsa.

Aynı yerde büyüyorlar diye ağabey kardeş olacak değiller ya... Gönül işte; Şevket gizliden aşıktır Sabahat'a.

Adamız şirin küçük bir yer. Herkes herkesi tanıyor. Sabahat da kör ama diğer duyuları müthiş gelişmiş. Adanın balıkçılarından biri (Hüseyin Baradan) bir gün şeytana uyuyor ve Sabahat'a sarkıntılık ediyor. Hiç sesini çıkarmadığı için , Sabahat kiminle itişip kakıştığını bilemiyor elbet lakin itişirken balıkçının yeleğinin düğmesini koparıyor.

Sonracığıma efendim, ağabey Şevket'in kulağına geliyor olanlar. O da gözüne kestirdiği, sarkıntılık yapmaya meyilli ada halkından bir kaç adamı diziyor sıraya... "Söyle Sabahat hangisiydi" diye soruyor. Şimdi düşünün... Kör bir kız... Karşısında bir düzine erkek... Ve o teşhis etmeye çalışıyor. Çalışmakla kalmıyor, ediyor :) Nasıl mı? Az önce itişirken düğmeyi kopardığından bahsetmiştim ya... İşte yelekteki o eksik düğmeden teşhis ediyor balıkçıyı. Söylemiyor Şevket'e. Şevket ise "Ah ulannn.. ah bir geçirsem elime ben ne yapacağımı biliyorum" edalarında.

Şimdi bu anlattığım sahnenin filmin bütünü ile hiç ama hiç ilgisi yok. Sadece çok ilginç bulduğum için yazdım. Unutamadığım yerlerinden birisiydi.

Devam edelim; Bir gün adaya, vakti zamanında evden kaçan Tasula (Oya Peri) geliyor. Tasula'nın babası adanın rum meyhanecisi. Babası aslında Tasula'yı çok özlemekte de ada halkı Tasula'yı kötü yola düştü diye bellemiş bir kere. İşte bu Tasula , Sabahat'ı gezdirme bahanesi ile bir gün adadan alıyor ve onu zengin iş adamı Vedat ile tanıştırıyor. Vedat, bu kör kızdan çok etkileniyor ve gözlerinin açılması için ne gerekiyorsa hepsini yapıyor. Uzatmayalım, Sabahat'ın gözleri açılıyor, Vedat ile evleniyorlar. Şevket hayata küsüyor... Derken; Vedat'ın eski dostu (Aynur Aydan) çıkageliyor ve onların bu mutluluğunu bozuyor. Sabahat evi terkediyor... Sonları kötü oluyor.

Dikkatli bir izleyici de farkedebilir gerçi ; filmin ilginç yönlerinden birisi hem Sabahat'ı hem de Tasula'yı Jeyan Mahfi Ayral (Tözüm) seslendiriyor. Karşılıklı sahnelerinde Jeyan hanım bir rum şivesi ile durumu gayet iyi idare ediyor.

Filmin afişi de ayrı bir alem... Bir tarafta Şevket, Sabahat'in kolundan tutmuş bir şey anlatmaya çalışıyor, diğer tarafta da Vedat... Profilden gördüğümüz sultan her ikisini de dinlemeye tenezzül etmeyip kafasının dikine giden kadın imajında.

Son Söz: İzlenebilir, vakit öldürmeye gayet yardımcı bir Türk filmidir. İyi seyirler.

7 Mart 2008

HAYATIMIN ERKEĞİ



Yarın sabah (08/02/08) saat 09:20'de TRT Türk'de , başrollerini Ayhan Işık ve Sema Özcan'ın paylaştığı 69 yapımı siyah beyaz bir film; Hayatımın Erkeği oynayacak. Daha önce Ekşi Sözlük'tefilmin konusuna dair şu satırları yazmışım:


"Ayhan abimiz çok zengin , zengin olduğu kadar da yakışıklı yahşi bir insan evladıdır. Ha bir de fabrikatör kendisi. Bütün kadınlar böyle kapısında köpek olan cinsinden bir adam. Derken bir gün trafik kazası geçirir ve yüzü parçalanır. Artık nasıl bir makyaj yapmışlarsa ben takdir ettim, suratına bakılmıyor adamın cidden. Filmde de kimse bakamıyor zaten. Ayhan abimiz, bu olaydan sonra tamamen inzivaya çekilir. Karşı köşkün yurt dışında okuyan kızı tatile gelir bir gün. Aman Allahım! Aşık olur Ayhan abimiz ona. Ama nasıl açılacak kıza. Hem kız onu bu haliyle kabul eder mi ki? Etmeez. Ama ne olur? Kızın babası iflas etmek üzeredir ve tüm borçlarını ödemesi karşılığında bu güzel kızla evlenmeyi başarır. Kız, adamdan tiksindiğini dile getirince abimiz soluğu doğru Paris'te estetikçide alır. Yüzüne bir tornistan çekerler orda abimizin, eskisinden de cillop olup gelir. Kendi karısına kendisni bir başkasıymış gibi tanıtıp sulanır falan filan... Gerisini artık kendiniz tahmin edersiniz. Hoş bir filmdir, çerezlik."

Bu yazıdaki eksiklerimizi de tamamlayalım o zaman, hatta bir de yanlış bilgi vermişim yapım yılına dair, 71 yapımı demişim.

Filmin yönetmeni Osman Nuri Ergün, senaryo yazarı ise Safa Önal. Ayhan Işık'ın Ferit, Sema Özcan'ın Jülide, Mümtaz Ener'in de Jülide'nin babası Kenan'ı canlandırdığı filmde Ayhan abimizin tanınmamak için giydiği kamuflaj kıyafeti ( trençkot, fötr şapka ve tabi ki siyah gözlükler) muhteşem.

Hep merak ettiğim bir husus; iflas eden bir fabrikatör (filmimizde Mümtaz Ener) neden krizden kurtulma yolu olarak kızını piskopat başka bir zenginle evlendirmekte bulur? Benzer bir konu Hülya Koçyiğit ve Kartal Tibet'in oynadıkları Güller ve Dikenler'de (1970) vardı mesela.

Filmin akılda kalıcı karakterlerinden biri de Zeki Alpan'ın canlandırdığı uşak karakteri.

Ola ki yarın sabah erkenden uyandınız... Ola ki TRT 1'de 06:15'de yayınlanacak Kader 'i izlediniz... Ola ki Türk filmine doymadınız... O zaman Hayatımın Erkeği'ni de izleyin derim.