İzzet Günay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzzet Günay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2008

AĞAÇLAR AYAKTA ÖLÜR

Yönetmen: Memduh Ün
Senaryo : Safa Önal
Yapım Yılı: 1964

En başta adı ile çok iddialı bir film gibi gelir bana Ağaçlar Ayakta Ölür. Adı iddialı olsa da , filmin kendisi aslında hiç de iddialı değildir. Aslında oldukça vasat, klişelerle süslü bu film ile izzet günay en iyi erkek oyuncu, filmin başrol oyuncusu yıldız kenter ise en iyi yardımcı kadın ödüllerini almışlar, pek garip.

İmdi gelelim konuya:

Yıllar ve yıllar evvel oğullarını ve gelinlerini kaybeden Asım bey (Hulusi Kentmen) ve eşi (Yıldız Kenter) onlardan geriye tek hatıra kalan torunları Orhan'ın (Fikret Uçak) üzerine titremektedirler. Gel gör ki haşarı, yaramaz mı yaramaz orhan'ın eli de biraz uzundur ve bir gün onu gizlice para aşırırken gören dedesi tarafından tokatlanınca gurur yapar evi terkeder. Bu sıralarda Orhan daha henüz 15-16 yaşlarındadır.

Torun Orhan'ın gitmesi ile büyükanne'nin de yaşama sevinci gider, hastalıklı ve içine kapanık bir insana dönüşür. Artık bir kalp hastasıdır.

Asım bey'in kahvehane arkadaşları vardır; birbirinden tonton üç tekaüt amca (selahattin içsel, faik coşkun , üçüncüyü çıkaramadım) yaşlarını başlarını almış, gündüz kahve akşam da kafa çeken. Dördü bir araya geldiler mi cin fikirler üretmek gibi maharetleri vardır. Derler ki Asım bey'e :

- Asımcığım... Dert ettiğin şeye bak... Torununun ağzından mektuplar yazarak avutsana karıcığını.

İşte Asım beyciğim de torununun ağzından sürekli mektuplar yazar. Mektuplarında onu büyütür, Amerika'ya yollar, mimar yapar, hatta orada tanıştırdığı bir türk kızı ile evlendirir falan. Bu mektuplar on beş yıl aralıksız devam eder. Tâ ki; adinin en adisi, sefilin en sefili, serserinin en şerbetlisi olan Orhan (ki o da cidden nasılsa Amerika'ya gitmiştir) ona geri geleceğini bildiren bir telgraf çekene kadar.

Büyük anne torununun geleceğini duyunca yer yerinden oynar tabi; Hallaç çağrılır yorganlar elden geçirilir, karyola cilalanır, oda havalandırılır, herşey orhan için baştan aşağı yenilenir adeta. Neyse efendim. Büyük günün gelip çatmasına bir gün kala Asım bey gazetede ne haberi okusun? Orhan'ı getirecek olan uçak düşmüş meğer. Yolculardan kurtulan da yok.

Soluğu kahvehanede alıyor Asım bey. O üç teaküt amcaya derdini anlatıyor. Bu sefer de ona :

- Asımcığım... Çocuk gibisin yahu... En ufacık şeyde hemen yıkılıyorsun. Bulursun Orhan'ın yerine geçecek sahte bir torun...

Olma mı? Olur tabi.

Asım beyimiz aklında bu düşüncelerle sokaklarda avare dolaşırken, intihar etmek üzere olan bir kızı (semra sar) son anda kurtarır. Bu kızceğiz de annesini yeni kaybetmiş zavallı Semra'cıktır. İki dertli insan birbirlerine açılırlar. Semra'ya gelini olma rolünü verir. Torundan evvel, gelini bulmuştur Asım bey , iş şimdi torunu bulmaya kalmıştır.

Vakit daralmaktayken, bir gün kapı çalar, elektrik memuru İzzet, yan inşaatta çok elektrik harcandığını, civar evlerdeki elektrik tâkatinin yeterli olup olmadığını kontrole gelmiştir. Asım bey bakar İzzet'in bir endamına, evet bu torunu Orhan olabilir pekalâ diye düşünür.

Aslında evi soymaya niyetli bir çetenin elemanı olan İzzet için bu rol bulunmaz bir nimettir. Anında kabul eder.

Semra olur Ayşe, İzzet olur Orhan... Başlar evclik oyunu.

Filmin büyük bölümünde büyükannenin tekrar yakaladığı yaşama sevincine tanık oluruz. Sahte Orhan'ın dersine iyi çalışması, hiçbir ayrıntıyı kaçırmıyor oluşu Asım bey'i çok mutlu eder.

Daha eve geleli üç gün olmuştur, soyguncu İzzet'in fikrinde bir değişiklik olur... Tophaneli İzzet, büyükanneyi sevmiştir, karısı rolündeki Semra'yı da sevmiştir. Evi soymaktan vazgeçer. Ortakları (danyal topatan, haydar karaer, mehmet ali akpınar) bu kararını tabi ki onaylamazlar, bir güzel döverler İzzet'i.

Büyükanne, yıllar sonra kavuştuğu torununa, yeni gelinine oturdukları köşkü hediye etmek ister. İzzet kabul etmez, bir an evvel artık oradan ayrılması gerektiğine karar verir. İşler tam burada bitti derken, gerçek Orhan , dedesi Asım bey'in karşısına dikilir. Meğer ölmemiştir Orhan, dünyanın polisi onu ararken o uçağa tabi ki binmemiştir. Buraya gelmesinin sebebi de dedesinden 100 bin lira para koparmak içindir. Ya dedesi o parayı verecek ya da büyükanneye olan biten herşeyi (nerden biliyorsa artık) kendisinin azılı bir suçlu ve serseri olduğunu söyleyecektir.

İzzet durumu öğrenir, Orhan'ı güzellikle bu işden vazgeçmesi için uyarmaya gider. Orhan kaçın kurrasıdır be... Tehdide papuç bırakacak göz var mıdır onda hiç. Hem ona Amerika'da bile Mayk Orhan derlerken. O Mayk Orhan'sa karşısındaki de Tophaneli İzzet'tir anam babam. Ama bunun konumuzla ilgisi yok çünkü bu bahis bir süre sonra havada kalacaktır filmde.

En sonunda gerçek Orhan, büyükanneye acı gerçeği büyük bir zevk içinde anlatır. Büyükanne ise beklenmedik bir tepki gösterir; aslında İzzet'in gerçek torunu olmadığını çoktan anlamıştır (nerden, nasıl ?), olsundur, o tanımadığı insanlar onu çok mutlu etmiştir, karşısındaki bu sefil yaratığın ise gözünde hiç bir değeri yoktur. Orhan büyük bir hayal kırıklığı ve yanında ettiği okkalı bir tehdit ile evden ayrılır ayrılmaz kapıda bekleyen Türk polislerince kendine bile hayrı olmayan külüstür bir araca bindirilip götürülür.

Büyükanne ve Asım bey, sahte torunlarını ve gelinlerini yolcu ederler. İzzet ve Semra, büyükannenin gerçeği öğrenmesinden habersiz evden ayrılırlar, vapur iskelesine gelince birbirlerine aşklarını da itiraf ederler. Büyükanne onları yolculadıktan sonra Asım bey'e:

- İçten ölen bir ağaç gibi ayaktayım, der.

Film biter.

İşte benim notlarım:

36 yaşındaki Yıldız Kenter'in yaşlı büyükanneyi büyük bir başarı ile oynaması takdire şayan.

Filmde duvar saati saat altıyı gösterirken sadece beş gong sesi duyuyoruz, önemli değil :)

Gerçek Orhan, büyükannesinin kendisi hakkındaki grçeği öğrenmesinden neden o kadar çok müteessir olacağını nereden biliyor onu da anlamış değilim.

İzzet'in çete arkadaşları onu dövüp bırakıyorlar, oysa ki onu bu işi yapması için zorlamalı değiller miydi?

Acar türk polisi, gerçek Orhan'ın büyükannenin evine geldiğini nereden nasıl haber alıyorlar?

Zengin bir adamın metresi olmayı kabul etmeyip, annesine ilaç parası bulamayan ve bu yüzden annesini kaybeden genç Semra nasıl oluyor da hayata bu kadar çabuk adapte oluyor.

4 Haziran 2008

ARKADAŞIMIN AŞKISIN


İnsan kalbinin başına gelebilecek en bela işlerden birini anlatan bir konuya sahip bu şarkıyı bilmeyen yoktur herhalde. Yarım yamalak Türkçe telaffuzu ile sadece ve sadece Juanito'ya yakışan bu şarkının sözleri bana hep bir masal gibi gelir. Şarkıyı her dinlediğimde aktör ve aktristleri yol boyu değişen bir hikaye akar gözümün önünden. Bestesi Enrico Macias imzalı şarkının Türkçe sözlerini Fecri Ebcioğlu kaleme almış... Bakın ne diyor:

Hakkım yok seni sevmeye... Çıktın karşıma ne diye?
Sen başkasının malısın, kalbim bunu nerden anlasın?
Unutmam lazım çünkü sen... Arkadaşımın aşkısın!

Kaderin oyunu bu bana, göstermesin seni bana
Karşımda olsan da bakmam, arkadaşımı aldatmam
İsterse kalbim ağlasın ! Arkadaşımın aşkısın...

Ümit verme insanım ben
Çek bakışlarını benden
Şüphe de etme sevgimden

Kalbim yalnız senin değil, arkadaşımın da... bunu bil
Tercihle geçerse ömrün
Yaşayamam ben ölürüm
Dikkat ! Kimse anlamasın
Arkadaşımın aşkısın...

Dinleyince bu şarkımı, anlayacaksın hatanı
İki dost arasına girdin
Yalnız onu sevindirdin
Dikkat kimse anlamasın... Arkadaşımın aşkısın.

Kimseyle hiç dertleşemem
Başkasını da sevemem
Ölmek ister ah ölemem
Dikkat et anlaşılmasın
Bırak kalbim ağlasın
Arkadaşımın aşkısın... Arkadaşımıııııııııııın.... aaaşkııısııııııııııııııııııın

İşte bu şarkının hem fon müziği olduğu hem de adını bu şarkıdan alan bir filmi paylaşmak istiyorum sizinle.

Nostaljik Türk Sineması konusunda rahle-i mektebinden zevkle geçilesi sevgili ağabeyim Murat Çelenligil'in eşsiz ayrıntılarla bezeli yazısı eşliğinde Arkadaşımın Aşkısın...

Fausto Papetti’den Earl(e) Hagen’in ‘Harlem Nocturne’ü (1961). Düğün törenlerinde bu melodiyle dans eden Selma ve Orhan.. Damat değil de nikâh şahidi olmak için film boyunca olağanüstü bir çaba harcayan Ahmet..Son Mektup (1969) gibi, bir şarkı filmi olan Arkadaşımın Aşkısın, Abdurrahman Palay’dan dinlediğimiz sözlerle başlıyor :

"Bu, çocuklukları beraber geçmiş üç candan arkadaşın hikâyesidir. Zengin bir ailenin çocuğu olan Orhan, bir dediği iki edilmeden büyüyordu. Babası öldüğü için, annesi üzerine titriyordu. Ne yapsa affediliyor, ne söylese emir gibi dinleniyordu. Orhan'ın biricik arkadaşı Ahmet de annesiz büyüyordu. Köşkün bahçıvanının oğluydu. Okumayı seven, ilerde iyi bir hayat yaşamaya, muvaffak olmaya kararlı, sessiz bir çocuktu. Yakın bir köşkte de Selma oturuyordu. Annesiyle babası Selma'nın iyi yetişmesi, eğitilmesi için hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyorlardı. Orhan, Ahmet ve Selma her çocuk gibi beraber oynayarak, bazen kavga ederek ama birbirlerini yürekten severek büyüdüler.
Kavga ettikleri bir gün, Cavidan Hanım, Orhan'a kızmak üzereyken Ahmet arkadaşını kurtarır "Teyze, o bir şey yapmadı. Oynarken topun üzerine bastım. Dudağım yere çarptı." Kan kardeşi olurlar ve bir daha hiç kavga etmeyeceklerine söz verirler. "Aradan yıllar geçti. Selma, koleji bitirdi. Orhan, Tıp Fakültesi'ne devam edemedi. Bahçıvanın oğlu Ahmet, Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Bütün bu tahsil seneleri içinde birbirlerinden ayrılmadılar. Sevgileri daha da arttı. Lakin bu sevgi, bu üç güzel insanın içinde başka şekle döküldü."

Cavidan Hanım’ın desteği ile öğrenimini tamamlayan Ahmet (bunun ezikliğini film boyunca gözleyeceğiz) Üsküdar Adliyesi'ndeki stajından sonra Anadolu'da çalışmak istiyor. Babası, yaşayıp bu günleri görebilseydi keşke. İki arkadaş da Selma'yı severken, genç kızın gönlü (şimdilik) Ahmet'te. Ancak, sevgisini ilk açıklayan Orhan olunca, Ahmet özverili olmak gereğini duyar. Selma'nın yorumu farklı "Borçlusun ona. Ama, bunu, beni Orhan'ın kucağına atmakla mı ödeyeceksin?" İlginçtir, Ahmet genç kıza ne zaman "Ayrılmayacağız" dediyse bir sonraki sahnede ayrıldılar. Ne zaman "Ayrılmalıyız" dediyse de bir araya geldiler. Aşkına karşılık göremeyen Orhan, bir müddet Avrupa'ya gitmeye karar veriyor. Annesi, ayrılığın verdiği üzüntüyle şöyle konuşur:
- Ne var ki? Neden gidiyorsun? Her seven yerini yurdunu mu terk ediyor?

Haftalar sonra, (herhalde buranın Paris olduğunu anlayalım diye) penceresinden Eyfel Kulesi görünen bir otel odası. Brigitte Bardot ve Jeanne Moreau’nun ‘Viva Maria’ filminde söyledikleri ‘On A Chantè La Douceur’ (1965) (Georges Henri Delerue) şarkısını dinlerken Ahmet'e yazdığı mektup ; (Sadettin Erbil’in sesi ile) :
-Paris'e geleli bir buçuk ay oldu. Kalbimde hâlâ değişen bir şey yok. Baktığım her yerde Selma var. Kiminle konuşsam Selma'nın sesi. Yenilmeye, istenmemeye alışmamış bir insanın öfkesi içindeyim. (Aşık Veysel, 'Seversin, kavuşamazsan aşk olur', Aziz Nesin de 'Yenilen, aşık olur' demişlerdi.) Ahmet, galiba boş yere kaçtım. Selma'yı içimde taşıdıkça, kalbimden silemedikçe dünyanın neresine gidersem gideyim yanımda hep o olacak. Tek ümidim, kaçmakla kurtulacağımı sanmaktı. Bu ümidim de çöküyor şimdi. Bittiğimi, tükendiğimi hissediyorum...

"Özverili davranmaya dünden hazır olan Ahmet, Selma'dan Orhan'a, onu sevdiğini belirten bir mektup yazmasını ister. Uzaklardan 'Hatıra' (Enis Behiç Koryürek / Erol Sayan) şarkısının duyulduğu ahşap iskelede (Jeyan Mahfi Ayral’ın sesiyle) şu yanıtı alır :
-Yazmayacağım. Israr etme boşuna. Böyle bir şey yapmak ne demektir bilir misin? Gel, evlenelim demektir. Bunu yapacak olduktan sonra ilk gün evlenirdim. Bu üzüntüler, acılar olmadan evvel.. O yaşasın diye biz ölelim mi? Ben seni severken onunla nasıl evlenirim?

(Siyah beyaz filmlerde ayağı yere basan sözleri genellikle kadınlar söyler.) Bunun üzerine Ahmet, bizi hayretler içinde bırakan bir şey yapıyor ; Selma’nın yazmadığı mektubu, genç kızın ağzından kendisi yazıyor. Sonraki bir gün Cavidan Hanım, Ahmet’e şunları söylüyor :
-Müjde, gözümüz aydın.. Orhan dönüyor. İşte telgrafı (‘Son Mektup’ gibi, bu iletişim aracı da unutuldu gitti)..Yarın sabah hareket ediyormuş SABENA uçağıyla [ama, Orhan’ı, MERIDIAN uçağında, keyifle ‘Something For Cat’ (1961) (Mancini) melodisini dinlerken görüyoruz]. Akşam 8’de karşılayın diyor.
(Paris’ten İstanbul’a uçakla yolculuğun yarım gün sürdüğü yıllar.) Daha ertesi gün, gazetedeki ‘acı bir haber’ İstanbul'dakileri perişan eder ; “Sina Çölü’nde Feci Uçak Kazası.. Kimse kurtulamadı. 79 ölü var. Yolcular arasında 2 de Türk (Orhan ve kısa bir süre gördüğümüz Oktay Yavuz herhalde) vardı.” (Avrupa’dan gelen uçağın Afrika’da ne aradığı ise anlaşılmıyor.)

Filmin şaşırtılarından biri ; Peter Graves (60’lı 70’li yılların ‘Mission : Impossible’ dizisindeki Jim Phelps) düşen uçakta yolcu. Acısı biraz azalınca, Cavidan Hanım’ın, Ahmet'e söyledikleri :
- Hiçbir hayat matemle geçirilmez. Hele senin(ki) gibi genç bir hayat. Evlenmeli, yuva kurmalısın.. Ben, Selma ile evlenmeni istiyorum.. Orhan da böyle söylemişti..."Selma sana emanet. Aramıza bir dördüncü kişi girmesin" demişti.

Aylar sonra, tam Ahmet ile Selma evlenmek üzereyken, Orhan çıkagelir:
- Tesadüfen kurtulmuşum. Aylarca ufak bir kasaba hastanesinde yatmışım. Üstümde kimliğimi belirten bir şey de çıkmamış.. 4 defa ameliyat etmişler ve uyutmuşlar beni. Sonra da hafızamı kaybetmek tehlikesi geçirdim. Uzun bir şok tedavisiyle hatırladım her şeyi.

Tahmin edileceği gibi, Ahmet, kimsenin anlayamadığı gerekçelerle, aradan tekrar çekilmek ister:
- Orhan'ı canımdan çok severim. Ne olur beni affet ve anla. Ben olanları unuttum. Sen de unutacaksın.
Bir sonraki sahnede, Ahmet'i Selma ile nikâh masasında, ama Orhan'ın şahidi olarak görürüz. Duygularındaki değişikliği, balayı için gittikleri (herhalde uçakla değil) İzmir ve Efes Oteli görüntüleri eşliğinde Selma anlatıyor:
- Orhan'ın candan sevgisi, saf ve temiz aşkı, her şeyden habersiz, beni mesut etmek için çırpınan kalbi, yüreğimdeki eski acıyı yavaş yavaş silmeye başladı. Bir mucize oluyordu. Kalbimden çıkmayacağını sandığım Ahmet.. silinen, solan, azalan bir gölgeden farksızdı artık. [‘Kartalların Öcü’ (1965) filminde Güner'in söylediklerine benziyor.] Onu hatırlamak bana eski ıstırapları vermiyordu. Karşımda, bu gülen, sevinen, benimle evlendiği için göklerde yaşıyormuşçasına mutlu olan adam kocamdı. Ona alışıyor.. yakınlaşıyordum. Mazi üçümüz için de yoktu. Ahmet de, aşkımız da o maziyle ölmüştü. Şimdi, yeni bir hayata yeni bir sevgiyle başlıyordum.

Korkunç Arzu (1966) filminde kız kardeşine "Merak etme, evlendikten sonra seversin" diyen Selim haklı(!) galiba.Sonra.. Her şey çok güzelken, Ahmet'in Selma'ya yazdığı imzasız eski bir mektubu Orhan'ın görmesi.. Kıskançlık.. Genç kadının balkondan düşmesi.. Üzüntülü günler. Ama, arada sevgi olduğu sürece hiçbir sorun aşılmaz değildir. Orhan ve Selma, mutlu bir şekilde, Merkez Hastanesi'nden evlerine giderlerken, onları gözyaşları içinde izleyen Ahmet.. Juanito'nun 'bir daha-bir daha' yaşamak istediği dönemde söylediği şarkı ;
Hakkım yok seni sevmeye
Çıktın karşıma ne diye
Sen başkasının malısın (aşkısın)
Kalbim bunu nerden anlasın
Unutmam lazım çünkü sen
Arkadaşımın aşkısın.

Selma :
- O beni seviyor diye kopacak mıyız birbirimizden.
Ahmet :
- Başka ne yapabiliriz? Orhan daha önce açıldı bana. Önce davranıp söyleyemedim.
Selma :
- Birazcık olsun sevmiş olsaydın dünyayı görmezdi gözün. Beni Orhan’a itmez kendine çeker, her şeyi göze alırdın...

Notlar:

Ali Çetinkaya ve Juanito.. ‘La Femme De Mon Ami’nin (1962) Türkçe uyarlaması olan ve filme adını veren şarkıyı (Macias / Ebcioğlu) birer kez söylüyorlar.

Dış sahneler [Büyük Öç (1969) filmindeki Arif Çamlızade'nin] ve iç sahneler (Suat Sadıkoğlu’nun yalısında) iki ayrı yerde çekilmiş.

Savcı Ahmet’i ve babasını Abdurrahman Palay seslendirmiş. Rıza Tüzün’ün seslendirdiği babasının ve Nevzat Okçugil’in seslendirdiği annesinin adları belirtilmiyor.

Ahmet, okulu bitirmesi şerefine verilen partide Selma ile dans ederken, Orhan şöyle der "Müsaade eder misin, Selma'nın ayağına biraz da ben basayım." Onları, David Wilcox’un söylediği bir şarkı (‘Wild Child’) ile izliyoruz ; “Midnight Rider // Riding through town // Late every night time // Cruising around.”

Selma’nın arkadaşları Aynur Aydan ve Aynur Akarsu (isimleri filmde geçmiyor) çok güzel.

Hep birlikte gittikleri plajda, 45’lik plaktan filmin çekildiği günlerde Tom Jones’un ortalığı birbirine katan ‘Delilah’ (Reed / Mason) (1968) şarkısını dinliyorlardı.

Filmin diğer melodileri şöyle ; Selma, Ahmet’e mektup yazarken Marie Laforet’nin ‘Laplaya’ (1964) (Jo van Wetter / Barough)
Selma ve Ahmet, boğaza bakan tepede evlenmeye karar verdiklerinde Mavi Gözlü Sarışın Kız (Teoman Alpay)
Selma ve Orhan, İzmir’de balayındayken (Kordon ve Efes Oteli sahnelerinin vazgeçilmez melodisi) Şu Güzeller Güzeli (Necip Mirkelamoğlu)
Diskoda, Little Tony’den ‘Coure Matto’ (Ambrosino / Savio) (1967).
İki sahnedeki melodi seçimi ise çok ilginç ; Orhan, Selma’ya “Seni seviyorum” derken ‘Artık seni sevemem’ dizesiyle başlayan Yeni Bir Aşk Arıyorum ; bir başka sahnede Selma, Orhan’a “Beni sevdiğini bile bile sana ‘hayır’ demek dayanılır acı değil” dediği zaman Sevemez Kimse Seni (Suat Sayın) (1967) şarkıları var.

Filmin ortalarında Sevemez Kimse Seni melodisini saksofonla bossa-nova ritminde dinlemek çok güzeldi.

Jenerikte Necip Sarıcıoğlu’nun soyadı Sarıcaoğlu olarak yazılmış.

Aşka Tövbe'deki (1968) kadar olmasa bile, ‘Arkadaşımın Aşkısın’da 100’den fazla mum var. Orhan, uçakla İstanbul’a gelirken, Martin Luther King cinayetinin sanığı James Earl Gray'in kapak olduğu 03 Mayıs 1968 tarihli LIFE dergisini gözden geçiriyor.

Biraz sonra çöle düşecek uçaktaki hosteslerin yolculara can yeleklerini giydirmeleri şaşırtıcıydı. Gazetedeki haberde "Kimse kurtulamadı" denmesine karşın (Orhan dışında) uçaktaki bir yolcuyu (Oktay Yavuz) filmin sonlarına doğru İzmir'deki Cumaovası Havaalanı'nda görüyoruz.

Gazetede uçak kazasını yazan başlığın altındaki açıklama, ‘üniversitedeki boykot ve bu konuyla ilgili olarak Meclis’teki görüşmelerle’ ilgiliydi İzmir ve Efes Otel'deki çekimlerin bir kısmını, renkli, Aşka Tövbe (1968) filminde de görüyoruz.

Havuz kenarında siyah tişörtüyle oturan Orhan, İstanbul'la görüşmek için içeri girdiğinde beyaz tişörtlü oluyor.

Çok sert bir savcı olan Ahmet, bir sanığı, Zehirli Hayat (1967) filminin yoğurtçusu Ömer Sağlam’ı sonu idam isteğiyle bitecek bir konuşmayla suçluyor. Salonu dolduran dinleyicilerin onu alkışlaması, Selma’nın, bunu üstelik ayakta yapması ilginçti. Ahmet, sertliğinin nedenini şöyle açıklıyor ; "Adalete karşı sorumluyum. Mesuliyetimi hislerime kurban ettiğim an insanların inancına ve hakkına ihanet etmiş olurum." Aynı Ahmet'in, filmin sonunda, Selma'yı balkondan itmekle suçlanan Orhan için, Savcı olarak yaptığı konuşmayı (yoksa ‘savunmayı’ mı demek lazım) avukat Petrocelli bile yapamazdı.

Cavidan Hanım, kız isteme sahnesinde gülmekle ağlamak arası bir duygu yaşatıyor. Bir gün önce oğluna “Selma sevincinden uçacaktır” demişti. ‘Sebebi ziyaretini’ genç kıza şöyle açıklar ; “Sana hayırlı bir haberim var. Ama, müjdemi isterim.. Allah’ın emri peygamberin kavli ile seni oğlum Orhan’a istiyorum.” Selma’nın ‘evlenmek niyetinde’ olmadığını anlayınca, hayretler içinde ekliyor “Ama Orhan’la evleneceksin.” Film bittikten sonra kulağımızda Selma'nın sözleri "Seven erkek her fırsatta (zorlukta) kaçmaz. Kimle olursa olsun mücadele eder. Sen, beni hep Orhan'a ittin."

1968 yapımı filmin senaryosu Safa Önal'a ait. Yönetmen koltuğunda , filmin başrol oyuncusu Filiz Akın (Selma) ile evli Türker İnanoğlu. Aynı kadına aşık iki erkek rolünde İzzet Günay (Ahmet) ve Ekrem Bora (Orhan).

12 Kasım 2007

VESİKALI YÂRİM


Çilek'in Vesikalı Yârim yazısı Sinematik'de...
Bu vesile ile Orhan Veli'ye de selam olsun. Söz şimdi onda;
alnımdaki bıçak yarası senin yüzünden
tabakam senin yadigârin
iki elin kanda olsa gel diyor telgrafın
ben seni nasıl unuturum vesikali yârim
istanbul'dan ayva gelir nar gelir
döndüm baktım bir edalı yar gelir
gelir dersen dar gelir
gün aşırı alacaklılar gelir
anam ... anam ... dayanamam
bu iş bana zor gelir