
Güneş doğmadan yağmurlu bir İstanbul sabahına uyanmışken, can sıkıntısından değil sıcaktan bunalmışken, Göksel eşlik ederken kulaklığımdan aklıma düştü Yaz Bekarı. Tam da o anın şarkısıydı sanki "Güle güle sana".
Yağmur hiç dinmiyor, her damla keder sanki
Sensiz gün bitmiyor, bu kader benim sanki
Güle güle sana, yolun açık olsun
Güle güle sana, seni tanrım korusun
Akşam gün olmuyor, her an bir asır sanki
Bütün dünyam bitmiş, o ben ben değil sanki
Güle güle sana, yolun açık olsun
Güle güle sana, seni tanrım korusun
Bir ümit ve bir resim hepsi
Bir damla gözyaşı ardından kalan senin
Güle güle sana, yolun açık olsun
Bütün güzel şeyler, hepsi senin olsun
Vasco Rendall bestesine Yeşil Giresunlu'nun yazdığı sözler öylesine yakışmış ki, Selçuk Ural tarafından seslendirilen şarkı 1974 yılının en sevilen şarkılarından olmuş. Çok tutulan şarkı, aynı yıl Osman F. Seden'in yönettiği, Erdoğan Tünaş ve Fuat Özlüer'in senaryosunu ortak kaleme aldıkları YAZ BEKARI filminin final sahnesinde kullanılarak unutulmazlar arasına girmiş.
Bugün Selçuk Ural dendiğinde de ilk akla gelen şarkıdır "Güle Güle Sana". Göksel'in yeniden yorumladığı şarkı son albümü "Mektubumu Buldun Mu"da yer alıyor. Bu yaz çok severek dinlediğim tek albüm zaten bu, tam benlik.
Gelelim filmin konusuna; Esas adam Orhan (Tarık Akan), heyecanını çoktan kaybetmiş vasat bir evlilik sürdürmektedir. Ara sıra gereksiz kıskançlık krizlerine giren, bencil ve babadan zengin karısı Şermin'e (Deniz Erkanat) karşı sevgi kıpırtısı dahi hissetmemekle beraber, onu hayata bağlayan ve oyalayan tek şey oğludur (Murat Koçyiğit).
Karısından şiddetle uzaklaşma isteği duyduğu bir gün, kendisini bir bara atar. Orada küçük bir orkestraya solistlik yapan Leyla ile tanışır. Nedendir kendisi de bilmiyordur ama Leyla'ya kendisini bekar olarak tanıtır. İkisi de birbirlerinden etkilenirler ve bir gönül ilişkisine başlarlar. Gençliğin akan tüm deli kanı bu iki gencin damarlarında adeta raksetmektedir. Harika vakit geçirmektedirler, Orhan uzun zamandır tatmadığı bir heyecanı tekrar yaşamanın zevkini sürerken Leyla da hayatının aşkını bulduğunu düşünmektedir.
Filmin kadrosu oldukça geniş lakin bir yaz filmi olması, gişeye de oynayalım hesapları bu güzelim filme bence bir sürü gereksiz ve bütünlüğünü bozan sahnenin girmesine neden olmuştur. Orhan'ın hayta kayınbiraderi Fikret (Bülent Kayabaş) ile karşılaşmaları, Leyla'nın orkestra arkadaşlarının yapaylığı vs. gibi sahnelerin çokluğu sadece filmi doldurmuş olmak izlenimi yaratıyor bende. Bubikoğlu ve Akan'ın bir çift olarak oynadıkları filmlerin çok sükse yaptığı, birbirine üç aşağı beş yukarı çok benzeyen senaryoların adeta fabrikasyon şekilde üretildiği bir dönemin eseri olan filmi sanırım bu yüzden hep MAHÇUP DELİKANLI ile karıştırırım.
Aşıklarımız aşklarını tam gaz yaşarlarken , Orhan, Leyla'ya bir çatı katı tutmuşken, Leyla , Orhan'ın evli ve çocuklu olduğunu keşfeder ve bu ilişkiye bir son verir. Oğlu olmasa, Şermin'in babasının işi olmasa, o olmasa bu olmasa, dünyada tek gerçek aşk olsa, aşk karın doyursa Orhan herşeyi bir kalemde silebilse bile, Leyla aksine izin vermez. Severek ayrılmak dediğimiz durum yaşanır. Yağmurlu bir gün Orhan koşa koşa Leyla'sının yanına gider ama çoktan gitmiştir. Selçuk abimiz başlar fondan: "Yağmur hiç dinmiyor, her damla keder sanki..."
İşte böyle be.
Not: Filmin çocuk oyuncusu Murat Koçyiğit'in afişte ismi yer almıyor; kendisini 1975 yılında çevrilen Nereden Çıktı Bu Velet filminde görüyoruz.
Ayrıca afişte bir de tuhaflık var ki, Gülşen ablamızın elinde bir tabanca görüyorum ve n'alaka diyorum. Filmde tabanca falan yok. İşin doğrusu afiş, başka bir filmin afişinden kırpılıp yapılmış o da tahminimce hiç sevemediğim Ah Bu Gençlik (1975) filminden alınma. 74 yapımı Yaz Bekarı, 75yılında vizyona girmiş de...
7 Ağustos 2009
YAZ BEKARI
Gönderen
çilek
zaman:
06:01
5
yorum
Etiketler: 70 ler, Gülşen Bubikoğlu, Tarık Akan
28 Şubat 2009
Tatlı Dillim
Yeşilçam'ın zarif yıldızı Filiz Akın'ın başrol oynadığı filmde esas oğlanı Tarık Akan canlandırıyor. Filmin oyuncu kadrosu zaten tek başına bu filmi izlemek için bir neden. Bakın kimler var kimler;
Filiz Akın: Emine / Mine
Tarık Akan: Bittabi Ferit başka ne olabilir ki :)
Münir Özkul:Köy muhtarı Hasan Amca
Hulusi Kentmen: Ferit'in babası
Nedret Güvenç : Ferit'in annesi
Zeki Alasya: Basketbol koçu
Metin Akpınar : Kazanova Metin
Suna Keskin: Ferit'e asılan kız Jülide
Halit Akçatepe: Çoban
Bu oyuncuların dışında, basket takımındaki gençleri canlandıranlar da müthiş, kimler yok ki; Kemal Sunal, Suphi Tekniker, Alev Sezer, Metin Çekmez, Cemil Can Bıçakçı (İnanç dünyamızın tok sesi), Argun Kınal ve Cem Erman (Kemal Sunal'ın 100 Numaralı Adam filmindeki üç kağıtçı reklamcı)
Ertem Eğilmez'in yönetmenliğini yaptığı bu filmin senaryosu Sadık Şendil'e ait. Filmin hâlâ akıllarda kalmasının bir nedeni de gencecik Selda Bağcan'ın "Neredesin Sen" yorumu. Neşet Usta'ya da Selda Bağcan'a da selam olsun.
Aslında ballandıra ballandıra bu filmi anlatmaya niyetliydim lâkin Ekşi Sözlük'te filmi oldukça matrak anlatan bir yazıya rastlayınca benim yazmama hiç ama hiç gerek yok dedim. Yazının sahibi arkadaş Yüzüklerin Beyefendisi de sağolsun izin verince, Tatlı Dillim'i onun ağzından aktarmak istedim size. Kendisine tekrardan teşekkür ediyorum. Buyrun bakalım...
Tarık Akan, Ferit rolünü üstlendiği çoğu filmde olduğu gibi gayet yavşak bir portre çizer. Bununla birlikte, o dönemki çapkınlık teknolojileri pek gelişmediğinden, Emine'yi kafalamak adına şunun gibi yarıcı bir rutini sarf etmiştir:
(Ferit gece Emine'yi düşünmekten uyuyamıyordur; azmıştır. Oeah diyip yatakhaneden fırlar, Emine'nin camına dayanır:)
[tık tık tık tık tık]
- (ıhhha!) Gene mi siz? Ne arıyorsunuz burada?
- kalbimi kaybettim de, burada mı acaba?*
- şşşşht! yavaş! siz deli misiniz yoksa?
- hayır; basketçiyim...
Böyle travmatik bir diyaloğa rağmen, yavşak Ferit allem eder kallem eder, kızın peşini bırakmaz; olaylar gelişir ve Emine'yi kafalar. Aşıktır Emine'ye. Birlikte sabana giderler, salıncağa binerler, köyün sınırları dahilinde eksi beş oktavlık ses aralığında "neredesiiiin seeeen?" şarkısını söyleye söyleye mutlu bahtiyar hayatlarını sürdürürler.
Ama Ferit bir ittir ve it olmanın bir gereği olarak "işi çıkar". Çıkan iş de basket maçıdır. (Aslında, böyle abuk bir nedenin öne sürülmesinin sebebi, başrol oyuncularından basketbol topuna filmde daha fazla süre yer vermektir.) Ferit diriplingini yapar, şutunu çeker; faulsüz bir seri akabinde şampiyonluğu kazandırır. Bu noktada şampiyonluğun kutlanması gerekmektedir ve bu tarz işler için Türk filmlerinde neredeyse klişeleşmiş "esmer fettan" devreye girer. Ferit, "sarışının adı ama esmerin de tadı" der, ve fettan hatunla otel ruflarında haşna fişnaya dalar...
Emine unutulur. Aslında unutulmaz; unutmaz it Ferit.* Telgraflar çekilir. Telgraf üstüne telgraf; ulan sanki adam vali de yirmi üç Nisan kutlama mesajı atıyor! Emine çok bozulur buna, köyün ihtiyar heyetinin ileri geleni rolündeki Münir Özkul'un gazıyla İstanbul'a Ferit'i aramaya gider. Ferit tüm bu esnada hâlâ şampiyonluğu kutluyordur. Fakat takılmıştır esmer fettana. (Ama esmer de esmer hani!) orasını burasını eller, sırtına krem sürer, hoppada diyerek sırtına alır. Tam bu noktada Emine sahneyi bir dolly zoom eşliğinde, şok olaraktan seyreyler. (Tamam abarttım; dolly zoom yoktu o filmde.)
Boşayacaktır it Ferit'i. Beybabadan aldığı gazla, kendinden emin bir şekilde köyün işlerini halletmekte olan avukata başvururlar; avukat Hulusi Kentmen'dır. Olayı avukata anlatırlar. Babacan avukat çok içerler Emine'nin düştüğü duruma. Merak eder acaba kimin neyi, nesidir bu it oğlu it. Kendi oğlu olduğunu görür şoke olur.
İnsan sarrafıdır avukat. Emine'ye yardım etmek ister. Böylece Ferit'in bu son derece dallama hareketine karşı plan kurar, olaya girişirler; Emine, Mine olacaktır!
Mine taş gibi bir hatundur. Lâkin bu noktada seyircinin kafasına şu soru takılır: Nasıl olmuştur da Emine'nin switchi bu kadar kısa sürede on olmuştur? Namuslu köy öğretmeni Emine, bir anda vamp ve selam edilesi bağyan Mine'ye bu kadar başarılı bir şekilde nasıl dönüşür? Yoksa, geçmişte aslen concon bir bünyedir, vicdanı sızlamıştır da daha sonra sine-i millete dönmüş ve öyle mi köy öğretmeni olmuştur? (Hayır, çünkü göreceksiniz yavruyu: gece klübündeki ortamalara süzülmeler, su kayağında fettan esmeri kepaze etmeler; bunlar kompetanlık isteyen müesseseler.) Bu konu biraz muallak; girmeyelim yoksa asıl konudan sapacağız.
Neyse, Mine Ferit'in çevresini feth eder önce. Ferit, bunu görünce bir dumur yaşar, Mine muhabbetine hemen inanır. (Halbuki it herif, insan dansederken şöyle bir koklar kızı da anlar mine diye bir karakterin aslında var olmadığını! çok sinirleniyorum bu ferit'e; kusura bakmayınız.) Aklı şeyindedir Ferit'in. Mine'yi de elde etmek ister. Ama bu o kadar kolay değildir tabi...
Bundan sonrasını anlatmayayım. Ama bildiğiniz ve tahmin ettiğiniz üzere olaylar gelişir ve Mine aslında Emine olduğunu belli eder.
Ferit bir mallaşır, şaşırır. (Senin okuduğun tıp fakültesine...) Ama Ferit de iyi biridir aslında: Bir anda basketçiliği bırakır asıl mesleğine geri döner; Ferit olur Ferdi! Kızın nutku tutulur. Tekrar birbirlerine âşık olurlar. Ferit'teki değişim kızın psikolojisini bozar, ona elmyra gibi sarılır ve sıkmaktan bir hâl eder; Ferdi kangren olur. Yine de hayatlarından çok memnundur. Kız fferdi'yi ölene kadar bırakmaz ve film mutlu sonla biter...
[Son olarak eklemek isterim: http://www.youtube.com/watch?v=d8esskbomky (6.44'e bakınız.) dünya dans literatürüne geçmiş akıllara ziyan bu muhteşem dans figürü, "çılgın atmak" tabirinin bedenleşmiş hâlidir.]
Meraklısına "Neredesin Sen" türküsünün sözleri;
Şu garip halimden bilen işveli nazlım,
Göynüm hep seni arıyor neredesin sen?
Datlı dillim güler yüzlüm ey ceylan gözlüm,
Göynüm hep seni arıyor neredesin sen?
Ben ağlarsam ağlayip gülersem gülen,
Bütün dertlerim anlayıp göynümü bilen,
Sanki kalbimi bilerek yüzüme gülen,
Göynüm hep seni arıyor neredesin sen?
Sinemde gizli yaramı kimse bilmiyor,
Hiçbir tabib şu yarama merhem olmuyor,
Boynu bükük bir garibim yüzüm gülmüyor,
Göynüm hep seni arıyor neredesin sen?
Notcuk: Ya benim tarayıcıda sorun var, afişi bu yüzden ekleyemedim. Sinematurk'den aparttım bu fotoyu da :) Ahmet Aktaş'a selamlar buradan :)
Gönderen
çilek
zaman:
07:34
2
yorum
Etiketler: 70 ler, Arzu Film, Filiz Akın, Tarık Akan
3 Eylül 2008
Umut Dünyası
1973 yılının SES Dergisi birincisi Necla Nazır ve ondan daha iki sene önce sinemaya adım atmış olan Tarık Akan başrollerde. Bu filme gelene dek ağırlıklı olarak jön prömiye rollerde izlediğimiz Akan bu sefer bambaşka... Toy Nazır ise çok duru ve gerçekten başarılı.
Gurbete çıkıp ekmek parasını ellerde arama furyasının yoğun olduğu yıllarda geçiyor konumuz. Esas oğlan Ahmet, para canlısı bir adama (Atıf Kaptan) ait küçücük bir matbaada çalışmaktadır. Yalnızdır. Oturduğu ev zaten bodrum kattadır, sıvaları dökük, rutubetli bir bekar odası. Bir de yakın arkadaşı vardır (Bülent Kayabaş), o biraz hayatı gırgıra almaktadır neyse ki...
Ahmet'in, küçücük bekar odasına sığmayan hayalleri vardır. Ufkunda Avustralya'nın gözüktüğü hayaller. Sonunda zengin olunan hayaller. Şairin dediği gibi; insan hayal ettiği müddetçe yaşar ya...Hayallerin gerçekleşmesi için biriktirilen paralar, sayılan günler... Ve yağmurlu bir gece ansızın çıkagelen yetim Zeynep.

Gerçekçi diyaloglarla bezeli, sahici bakışlar, sahici umutsuzluklar ve sahici umutlar yumak yapılmış bir top halinde önümüze atılılıyor. Safa Önal'ın kaleme aldığı senaryo yine kendi elinde öyle bir güzel şekillenmiş ki, Dönüş, Mahpus, Umutsuzlar, Keşanlı Ali Destanı, Cemo ve daha nice filmden notalarına aşina olduğumuz Yalçın Tura'nın müziği eşliğinde film bir girdaba dönüşüyor , içine içine çekiyor sizi. O rutubetli odanın kokusunu duyuyorsunuz, elinizi uzatsanız sıvaları yere düşüreceksiniz. Odaya koyulan bebek karyolasını odanın sıcak bir köşesine itiverme isteği uyanıyor içinizde.
Ahmet , bir gece ansızın kapısını çalanın kaderi olduğunu bilemezdi elbet. Zeynep Ahmet'in, Ahmet de Zeynep'in kaderi. Küçük odasına sığmayan hayallerini mi tercih edecek Ahmet yoksa kimsesiz, yurtta büyümüş Zeynep'i mi?
Hayallerini paylaşamıyor kahramanlarımız belki ama kaderlerini ve umutlarını paylaşıyorlar.
Bir türk filmi izleycisi olarak beni en çarpan filmlerden birisi Umut Dünyası. Benim ailem de aynı umutlarla gurbete gittiği için midir bilmiyorum. Annem de benzer şeyler anlatırdı onu gurbet ele götüren nedenler için. Bir umut işte, bir umuttu belki.
Not: Fotoğraf Hürriyet foto galeriden...
Gönderen
çilek
zaman:
11:02
1 yorum
Etiketler: 70 ler, Afiş, Necla Nazır, Tarık Akan
12 Kasım 2007
Sevdiğim Replikler - 2
Bugün ki repliğimiz 1974 yapımı Boşver Arkadaş filminden. Yönetmeni Zeki Ökten, senaryo yazarı da Hababam Sınıfı'nın kafası karışık müfettişi Hüseyin Şevki Topuz rolünden tanıdığımız Ergin Orbey... Ellerine sağlık olsun ustaların.
Alev (Selma Güneri) ve Ferit'in (Tarık Akan) meşhur dayak sahnesinden:
- girebilir miyim?
-...
- özür dilerim . o geceden beri hiç görmedim seni. çünkü haklıydın. hep tuttum kendimi sana karşı. çok kısa bişey soracağım. sen de öyle cevap ver olur mu ?
- peki... bekliyorum. sor.
- sana olan en gerçek duygumu dinlemek ister misin?
- evet isterim
- seni çok seviyorum inan bana. ister misin sevgimi?
- isterim.bütün kalbimle
- bilirim . çok şey istersin sen.
- anlamadım
- mesela beni istersin. zengin bir koca istersin. para istersin. kocana ihanet etmek istersin. ama aslında bi tek şey istiyorsun sen. şimdi onu veriyorum sana ... şraaaaakkk
bir dakika kırkbeş saniyelik sahneyi izlemek isteyenler tıklasın :P
Gönderen
çilek
zaman:
15:50
1 yorum
Etiketler: 70 ler, Replik, Selma Güneri, Tarık Akan





