60 lar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
60 lar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2012

ŞEPKEMİN ALTINDAYIM

Şampiyonluk maçının olduğu gün aklıma düşmüştü bu film, yazmalıyım bunu mutlaka demiştim.

İki ezeli rakip Galatasaray ve Fenerbahçe'nin yandan yemiş halleri SALATASARAY ve YENERBAHÇE'nin mücadelesini filmin arka fonunda da izlesek, aşk temalı , siyah beyaz bir komedi filmidir ŞEPKEMİN ALTINDAYIM.

Orhan Ayhan'ı  maç sahnelerini anlatan adam, Ajda Pekkan'ı dansöz olarak görebildiğimiz bu filmin yapım yılı 1965, yönetmeni Ülkü Erakalın, senaristi ise Bülent Oran.



Şepke deyince hemen anladınız sanırım, oyuncularımızdan biri Öztürk Serengil ki filmde kendisini iki rolde görüyoruz. Birinde çapkın bir futbolcu, diğerinde ise gariban bir sokak çalgıcısı.

Bizim meşhur ÜÇ ARKADAŞ filmimiz var ya hani, aynı ondaki gibi aslında konusu, sadece burada iş biraz sulandırılmış, araya komedi öğeleri katılmış, filmde müthiş bir hareketlilik var, temposu hiç ama hiç düşmüyor.

Daha öncesinde filmle ilgili kaleme aldığım bir yazıda giriş cümlesini şöyle kurmuşum:

"Filmde salatsaray ile yenerbahçe futbol kulüplerinin amansız mücadelesi inanmayacaksınız ama ameliyat parası biriktirmeye çalışan gariban iyi niyetli insanların hayat hikayeleri ile kesişmektedir."

Bizim üç gariban arkadaşımız sokak çalgıcısıdırlar, nafakalarını da sokakta şarkı türkü söyleyerek kazanırlar haliyle. Hani para parayı çeker ya,  burada da sefalet sefaleti çağırmaktadır o hesap. İnce hastalığa tutulmuş  gariban kızımızın ameliyat parasını denkleştirmek bizim üç kafadarın üzerine vazifedir.

Üçlüden; yerçekimine yenik bıyıklı, kel ve yeşşe diye konuşan abimiz işe bakın ki ünlü YENERBAHÇE spor kulübünün golcüsüne ikizi kadar benzemektedir. Futbolcu da çapkının önde gideni hem de nasıl, aklı karı kızda  olan biri. SALATASARAY- YENERBAHÇE  derbisi öncesi, Salatasaraylılar, bizim çapkını kaçırırlar. Amaçları mutlak galibiyettir, amaca giden her yol da mübahtır. Şikeyse şike, paraysa paradır arkadaş :)

Kader ağlarını öyle bir örer ki, sokak çalgıcısı abimiz kendisini yeşil sahalarda bulacak ve esas kızımızın ameliyat parasını denkleştirebilmek için canını dişine takacaktır. İmkanı olan herkes izlesin derim. Gerek hareketliliği gerekse oyuncu kadrosu ile döneminin en keyifli filmlerinden biri diyebilirim.

Geri kalan rol dağılımı da  kısaca şöyle:


vahi öz: yenerbahçe spor kulübü başkanı
hulusi kentmen :salatasaray spor kulübü başkanı
hüseyin baradan : salatasaray spor kulübü yöneticisi
yusuf sezgin : filmin yakışıklı esas oğlanı ama gel gör ki fakir
esen püsküllü: filmin ameliyat olması gereken esas kızı
ajda pekkan: yenerbahçeli öztürk serengil’i başdan çıkarmaya çalışan dansöz
sami hazinses: yusuf sezgin, öztürk serengil’den oluşan gariban takımının üçüncü kişisi
uğur kıvılcım : sami hazinses’in yavuklusu


















31 Ocak 2010

AŞK YARIŞI



Aşk Yarışı (1962)
Rejisör: Mehmet Dinler
Senaryo: Fuat Özlüer


Gerek siyah beyaz gerekse renkli komedi Türk filmi denince benim aklıma ilk gelenler Fuat Özlüer'in kaleme aldıklarıdır. Güldüren replikleri ile ünlü Fuat Özlüer'in imzasının olduğu çoğu filmi hatırlarsınız zaten [Babanın Evlatları (1977) filmindeki meşhur "orospu çocuğu canum evladum", Vahşi Gelin (1978) filminden " Necmiye biraz kaçıktır ama Nazmiye'nin gönlü açıktır" , Kadın Berberi (1964) , Küçük Beyefendi (1962), Fadime (1970), Kara Murat serisi, Ne Umduk Ne Bulduk (1976) , Baş Belası (1976), Bizim Kız (1977) vs.]

İşte bugün ki filmimiz de siyah beyaz dönemden, replikleir ile aşmış müthiş bir komedi. Kadrosu şöyle :

Türkan Şoray : Öğretmen Zeynep
Fikret Hakan : Futbolcu Fikret (361 Fikret )
Efgan Efekan : Mimar Nihat ( 367 Nihat )
Semra Sar : Mimar Gönül ( Nihat'a kesik )
Hulusi Kentmen : Okul müdürü Hüsnü bey
Hüseyin Peyda : Işıklıbahçe spor kulübü başkanı
Tevhid Bilge : maç spikeri
Hüseyin Baradan : spor muhabiri Hayri Öncü
İlhan Hemşeri : Alman teknik direktör (En komik rollerden biride bu:))



Filmin konusuna gelince; Zeynep tayini İstanbul'a çıkmış genç bir öğretmendir. Taşındığı mahallede ise Işıklıbahçe kulübünün yakışıklı futbolcusu Fikret ve yakışıklı mimar Nihat da oturmaktadır. Olaylar bu iki genç adamın Zeynep'i kim tavlayacak yarışı etrafında gelişir. Toptan başka şey anlamayan, iki kibar laf etmesini bilemeyen Fikret , Zeynep'in gözüne girebilmek için kulüp başkanı dahil bütün takım arkadaşlarını, Zeynep'in düzenlediği kütüphaneye üye olmaya zorlar.

Hayatlarında belki de ilk defa ellerine kitap almış olan futbolcuların repklikleri şahane :

Futbolculardan biri kulüp başkanına :

- Bizim kaptan (Fikret) kitap okuyor !
- Yok canım !
- Valla kitap okuyor ağbi
- Olur şey değil !!!
- Önce mayk hammer okuyor zannettik , boşverdik. Ne çıksa beğenirsin ? Yunan heykeltraşında estetik problemler diye bir kitap.
- Kriz geçiriyor be ağbi, doktor çağıralım mı ?

----

Fikret:
- Okuyun da adam olun eşşek olmayın!
- Bak be ağbi bana ne verdi " Kırmızı ve Siyah "
- Karagümrük forması olmasın ?
- Kes be oğlum, aşk romanıymış. Allah inandırsın tam 100 sayfa okudum herif hala kızı tavlayamadı.
- Yuh be, bak ağbin olsaydı ikinci satırda hatunu nasıl kafese kordu !

----
- Şuna bak ya şuna " Suç ve Ceza"
- Hakem talimatnamesi olmasın ?
- Yok be, para dalgası için yolsuzun biri kocakarıyı boğazlıyo, uyuz olmamak işten değil! (Al sana garibim Raskolnikov'un milletin gözündeki tasviri :)))

***

Bir yandan Nihat bir yandan Fikret Zeynep'in gönlünü kazanmaya çalışadursunlar, Zeynep'in gönlü şimdiki tabirle efendi adam yerine şeytan tüyü (yumuşattım ben yoksa başka bişey deniyor :P) taşıyana kaymaktadır.

Bu filmde artık on senelik bir sinema kariyerini geride bırakmış olan Fikret Hakan 28 yaşındadır. Kendine has bir gülüşü bir kahkahası var , kesik kesik ama dolu dolu bir kahkaha. Başka filmlerinde de duymuşluğum var bu kahkahayı ; işte Aşk Macerası'nda da bu kahkahayı sıkca atıyor. Topçu Fikret'in biraz yılışık biraz serseri ama bir o kadar da içtenliği Zeynep kızımızı etkiliyor anlaşılan. Herşeyi ile efendi bir tavır sergileyen , memur tipli sıkıcı Nihat'ın yanında Fikretimiz meyveli pastadaki çilek gibi çekici geliyor :))

Tam gönlünü Fikret'e kaptırdı kızımız derken, Fikret'i aşk meşk olaylarından uzak tutmak isteyen kulüp başkanı ona bir tuzak kuruyor. Zeynep, fikret2in kendisine ihanet ettiğini düşündüğü için mimar Nihat'la nişanlanıyor. Daha sonrasında gerçek anlaşılıyor tabi :)


Sonunda ne mi oluyor? Topçumuz 1-0 galip geliyor tabi:) Mimarımız Nihat da ofis arkadaşıGönül'ün ona duyduğu platonik aşka karşılık veriyor, herkes eriyor muradına, biz çıkıyoruz kerevetine.


30 Ocak 2010

MACERALAR KRALI


Yabancı bir filmden adapte edilen Maceralar Kralı'nın rejisörü ve senaryo yazarı Safa Önal. 1963 yapımı filmin başrollerinde iki sıkı dost; Ayhan Işık ve Sadri Alışık oynuyor. Filmin baş aktristi ise Semra Sar.

Filmin künyesine şöyle bir baktım da; yönetmeni de, yapımcısı da (Hürrem Erman), başroldeki iki dev aktör Işık ve Alışık da, Osman Alyanak, Mümtaz Ener... Hiçbiri hayatta değiller. Hayat akıp gidiyor... bakın geriye ne kalıyor?

Neyse.

Sadri Alışık çok güzel... güzel adam be. Filmde, gündüzleri mazbut bir taksici, geceleri ise kumarhane işleten , yeraltı dünyasının sayılı babalarından biri olan Erol'un can dostu İsmet rolünde. Bir nevi Ömer Hayyam düşünün. Sürekli içiyor ve konuşuyor. Filmin bir yerinde Erol'un uzatmalı sevgili Jale : "Bana bir şeyler söylüyor anlamıyorum." dediğinde Erol: "Onun dediklerini mahkemede hakim bile anlayamadı da beraat ettirmek zorunda kaldı." diyerek yanıtlar onu.

Erol, yasadışı işlere bulaşmış, asla uslanmayan, aşkmış, duyguymuş, sevgiymiş, ornito renklermiş... hiç tınmayan bir suçludur. Emekliliği yaklaşmış Savcı Kemal de (Mümtaz Ener) onun azılı takipçisi. Hani böyle suçlulara takik kanun adamları olur ya... jübileyi o suçluyu deliğe tıkarak yapma heveslisi... Sonunda onu mahkum ettirmeyi başarır. Hapiste yattığı süre boyunca Erol'un Savcı Kemal'e karşı kini iyice bilenir. Ondan intikamını almaya yeminlidir artık.

Hapisten çıktığında ise eski hayatına tövbe etmiş, ekmeğini taştan çıkaran gariban bir taksicidir artık. Ama sadece gündüzleri. Gündüz kuzu iken gece kurda dönüşür. Soluğu doğru kendine ait gece kulübünde almaktadır... Ve bir yandan da intikam planını devreye sokar. Savcı Kemal'in biricik kızı Nevin (Semra Sar) bu hain planın kurbanı olacaktır.

Nevin aslında Kenan (Suphi Tekniker) ile sözlüdür. Erol ile tanışınca gerçek aşkı onda bulduğuna inanır. Babasını da sözlüsünü de karşısına alan Nevin'in gözü aşktan o kadar kör olmuştur ki, aslında Erol'un kurmuş olduğu bir kumpas sonucu bir cinayet işler. Daha doğrusu işlediğini sanır. Böylece bir kanun adamının kızı olan Nevin'i babası acaba kanuna teslim mi edecektir yoksa kanun dışı yollarla mı adaletten kaçıracaktır. Bu noktada Erol, Savcı Kemal'den intikamını aldığına emindir artık. Emin midir gerçekten?

Ne dersiniz emin midir?

Hatasıyla da sevabıyla da her daim yanında olan İsmet en sonunda Erol'a haykırır: Sen... sen sadece kendini düşünen bencil bir adamsın!


Erol'un bu lafa tepkisi İsmet'e bir tokat atmak olur. Hani nasıl aslında gerçeği biliriz de, bir türlü kendimize itiraf etmeyiz, İsmet de acı gerçeği dostunun yüzüne çarpmıştır adeta bu sözüyle. İsmet yediği tokadın etkisiyle çocuk gibi ağlamaya başlar. Gözlerinden süzülen yaşları görünce Erol büyük pişmanlık duyar, sarılır kardeşinin boynuna.

Erol, intikamını soğuk yemek şeklinde yemiş olsa da yine de mutlu olmaz. Birşeyler eksiktir. Birşeyler yanlıştır. Muzaffer bir komutan edası taşıyacağı yerde Bülent Arınç gibi huzursuzdur baya yahu :)

İşte o zaman, Nevin'i sevdiğini anlar. Artık öyle bir yola girmiştir ki, geriye dönüşü yoktur. Gerçeklerin farkındadır, o bir suçludur, Nevin daha yolun başında bir taze bahardır, onunla bir geleceği yoktur ki...

Sonunda Erol kendisini öyle bir ateşin ortasına atar ki, hayatından vazgeçer... Tayinine aracı olduğu bir polis memurunun kurşunları ile son nefesini can dostu İsmet'in kollarında verir. İsmet'in hıçkırıkları eşliğinde film biter.

25 Ekim 2009

KISKANÇ KADIN

Ohhhh....beeeeeeeeeee....

ya da

Ohhhhh... öldüm :)

Nasrettin hocanın kepçe kaşık davası gibi hem de. Uzun süredir uykuya yenik düştüğümden, haftasonu sabahları erken kalkıp bünyeyi eski Türk filmleri ile kuvvetlendiremiyordum. Bu sabah kış saati uygulamasına geçilmesinin yaşattığı torpille 3 türk filmini (Kıskanç Kadın, Şenlik Var, Doktor) arka arkaya izledim. Bünye zıpkın gibi oldu maşallah :)


Kıskanç Kadın
Yönetmen: Osman Nuri Ergün
Senarist : Osman F. Seden
Yapım: Akün Film (İki Osman'dan ötürü bir Osmanlı filmi de diyebiliriz :))

TRT 1'de 1966 yapımı KISKANÇ KADIN adlı filme rastladım, ki uzun süredir hep aynı filmleri veren TRT'de yeni gösterilen bir nostaljik yapıta rastlamak da şansdı benim için.

Efendim... Filmimizin baş aktörü Cüneyit abimiz, baş aktristi de Hülya Koçyiğit. Daha geçen hafta ikilinin oynadıkları İstasyon (1977) filmini izlediğim için , sinemadaki ilk yıllarında çekmiş oldukları bu filmi ayrı bir gözle seyrettim.

Cüneyt Arkın'ın can verdiği (daha sonrasında boynuzlandığını anladığımız) yakuşuklu ve ketum insan Kemal Seden, adını filmin senaristi Osman F. Seden'in oğulcuğu Kemal'e geçtiği bir kıyaktan alıyor zannımca. (Kemal Seden o sıra daha 3 yaşında, bunu biliyor mıydınızzz? I ıh... tahmin etmiştim zaten :P) . Bir de Osman F. Seden'in Kemal Film diye şirketi var biliyorsunuz.

Neyse konuya geçeyim. İngiliz yazar Daphne Du Maurier' ın "Rebecca" adlı romanından esinlenerek senaryolaştırılmış film. Kemal, yakışıklı ve zengin , hoş bir duldur. Neden ? Çünkü 3 yıl kadar önce karısı Sevda bir deniz kazasında ölmüştür. Adam hem hoş, hem zengin ve üstelik de dul olunca cemiyet hayatının (bayılırım şu kalıba da ha :)) önde gelen kız kuruları (!) Kemal'in kalbini çalmaya çalışmaktadır. O kuru kızlardan biri de rahmetli Suna Pekuysal'ın canlandırdığı Rukiye'dir. ( Yaa... cemiyet hayatından olup da adı Rukiye olan var mı yaaa, sanırım bu da Osman Seden amcamızın bir yakını olabilir. Olabilir mi ? Olabilir olabilir.)

Kemal cancağızım Rukiye bacımıza bakmadığı gibi, Rukiye'nin annesinin (Mualla Sürer) katibesi Nevin'le (ne uzun cümle oldu be, üstelik devrik de değil :P) ilgilenmeye başlar. Nevin ? Hülya Koçyiğit canım. Sen nasıl olur da cemiyet hayatının asil kızlarından Rukiye ile değil de paçooozzz, alt tabaka insanı Nevin'le aşna fişne edersin deyu, kızı bi güzel kovar annesi. Kemal bunun üzerine Nevin'le evlenir ! Çok mu çabuk oldu :) Evleniyorlar yani bu olayın sonucunda. Geliyorlar aşk yuvalarına. Transilvanya'da bir şatoya desek daha doğru :)

Efendim o nasıl kasvetli bir evdir, evin hizmetçileri ölen hanımlarına nasıl da bağlıdırlar hayret yani. En güzel sürpriz ise, burada da karşımıza en kurusundan bir kızın daha çıkması. Perihan (Çolpan İlhan) isimli mürebbiye kılıklı kız kurusu da aslında Kemal beyimize yanıktır da, Kemal beyimiz göstermektedir ama vermemektedir adeta (ahahahaha, nasıl bi tariftir bu yaw?). Yani Kemal beyimizin soluk alışı bile Perihan bacımızı delirtmektedir. O derece.

Gel gelelim taze gelin Nevin, bir türlü kendisini bu evdeki hizmetlilere ve Perihan'a kabul ettirememektedir. Vazoya gül koysa azar işitmekte, pikapta plak dinlese dinlediği plak kocası tarafından parça pinçik edilmektedir. Neden? Çünkü yaptığı her şey ölen eş Sevda'yı hatırlatmaktadır Kemal'e.

Meğer işin içinde iş varmış sevgili okur, onu da filmin son 15 dakikasında öğreniyoruz. Ölen Sevda, dayımın oğlu diye aşığı Necmi'yi (Orhan Elmas) eve almakta, cemiyet erkekleri tarafından Rita Hayworth muamelesi görmeye bayılmaktadır. En sonunda Kemal'in canına tak eder ve Sevda'yı altı kurşun ile (rakamla 6) öldürür. Dikkatli seyirci, Sevda'nın kurşunları yerken hiç hareket etmediğini gözden kaçırmaz. Bilirsiniz bizim filmlerde insanlar hemencecik ölmez, önce 2 takla atar, yere düşer, tekrar kalkar, sonra bi daha düşer, yetmedi karakola kadar gider, olmadı yere kanla katilin adını yazarlar demi? Ama Sevda öyle yapmıyor. Çünkü meğersem zaten Kemal içeri gidip komodinden tabancayı alana kadar çoktan ruhunu teslim etmiştir. Neden biliyor musunuz ? Asla bilemezsiniz. Kalp sektesinden değil, zatülcenpten de değil. Rahim kanserinden abicim. Yeaaaaa ... Şaşırdın demi, şaşırdın şaşırdın :) İşte Türk filmi adamı böyle çarpar :)))

Sonracığıma Kemal, karısının katili olduğunu düşüne dursun, aslında Sevda'nın ölüm nedeni, Perihan'ın ona vurduğu 3 dozluk morfin yüzündendir. Zaten mahkeme salonunda son anda ortaya çıkan Dr. Hikmet Kuntay (Muammer Gözalan) 3 doz lafını duyunuca "hiiiiii"der , "3 doz mu vurdun, bir saat bile yaşayamaz o dozla) deyiverir.

İşte efendim, Kemal'i son anda ipten almak Nevinciğin çabaları sayesinde gerçekleşir, çünkü Nevin'in içinde öyle bir his vardır ki, tam da şurasında yani, Kemal asla katil olamaz.

Bu arada, Sevda'nın yüzünü bir türlü görmeyiz, hep arkadan görürüz onu. Kim canlandırmıştır, fikrim yok. Güzel filmdi be.

Son not: Bu yazıyı yazarken had safhada keyifliydim, ne bir şey içtim ne de yuttum, arka arkaya 3 filmden sonra biraz çarptı galiba, hepsi bu :))

16 Şubat 2009

Sonbahar Rüzgârları


Yönetmen : Mehmet Dinler
Senaryo : Burhan Bolan
Yapım Yılı : 1969

Oyuncular : Türkân Şoray, Ediz Hun, Çolpan İlhan, Fatma Karanfil

Filmi ilk izlediğimde henüz 9-10 yaşlarındaydım. Yaşımın küçüklüğü , filmin şarkısına vurulmama engel olmamıştı. Bir benzer vurulmayı da Sevgili Babam filminde Kamuran Akkor'un sesinden dinlediğim Zalimin Zulmü'nde de yaşamıştım. Büyük değer, rahmetli Yıldırım Gürses'e ait Sonbahar Rüzgârları, Türkân Sultan'ın yapraklar içinde salınışına, yaşadığı abartılı trajediye deyim yerindeyse cuk oturmuştu. Şarkıyı çokça sevmemin nedenlerinden biri de şüphesiz ki Handan Kara'nın güzel sesiydi.

İtiraf etmeliyim ki, hatıra defteri denilen şeyin varlığını ben ilk kez bu film ile öğrenmiştim. Esas kızımızın yıllar boyu tuttuğu hatıra defteri günü gelince masumiyetini de kanıtlayacak en önemli belge oluyordu. Film boyunca duyduğumuz dış ses de tabi ki, hatıra defterindeki sayfalardan satırlar okuyordu bize.

Filmden aklımda kalan o kadar çok sahne, sekans var ki. Bir kere, bu filmde kötü karakteri oynayan Çolpan İlhan'ın o tablo gibi muhteşem güzelliği, Anjelik saçları, Türkan Sultan'ın akıl hastanesindeki işkence gibi tedavisi, evde çıkan yangını gösteren sahneyi mini minnacık maket bir evi yakarak göstermeleri... en çok aklımda kalanlar.

Nostaljik sinemamızın birbirine en çok yakıştırdığım çiftlerinden Ediz Hun ve Türkân Şoray'a bu filmde ayrıca janti abimiz rahmetli Önder Somer, sinema kariyerine henüz çocuk denecek yaşta ağırlıklı olarak melodramlarda ikinci sınıf roller oynayarak başlayan daha sonrasında ise yeşilçamın seks furyası dediğimiz dönemdeki filmlerde oynayarak sinema macerasını sonlandıran Gülgün Erdem de oynuyor. Eniştesine aşık baldız rolündeki Gülgün Erdem'in kıskançlığı kahramanlarımızı büyük bir felaketin eşiğine getirdiği gibi sonunda ortada hiçbir engel kalmadan kavuşmalarına da sebeb oluyor.

Sultanımın en sevdiğim filmlerinde yönetmen olarak imzası bulunan Mehmet Dinler'in aynı zamanda Ah Müjgan Ah'ın da yönetmeni olduğunu hatırlatayım.

Gelelim kısaca filmimizin konusuna;

Esas kızımız ile oğlumuz bir tesadüf sonucu tanışıp aşık oluyorlar. Esas oğlumuz herşeye ciddi yaklaşan ve aşkla deli divane olan bir gençtir. Bir yanlış anlama sonucu bu aşk, başladığı gün gibi yine bir sonbaharda sona erer. Esas oğlan, kadınlara karşı nefretle dolu bir adam haline gelir lakin yıllar içinde evlenmiştir ve bir kızı olmuştur. Karısı ise zevk ve sefa alemlerinde yaşamayı seçen, alkolik bir kadındır. Alkole olan düşkünlüğü sonunda onu akıl hastası edecektir. Esas oğlan bu durumda kızına , annesinin öldüğünü söylemeyi tercih eder. Oysa ki anne, tavan arasında kitli kapıların arkasında gün yüzü görmeden yaşamaktadır.

Filmimizin tek delisi :) elbette ki Çolpan İlhan'ın canlandırdığı anne karakteri değildir. Bir yanlış anlama sonucu sevdiği erkeği kaybeden Nalan de akıl hastanesinde uzun bir süre geçirip, ardından ehilleşip sosyal hayata örnek bir insan olark katılacaktır. O derece ki, yıllar sonra sevdiği adamın evine, dadı olarak dönecektir.

İşte sevgili okurlar... iki aşığın yıllar sonra karşılaşması çeşitli olayların gelişmesine yol açacaktır.

Aşk, nefret, üzüntü, dert, keder hepsi bu filmde var.

Lütfen filmi izlerken gazozunuzun ağzını açık bırakmayınız, ki bu film onu kaldırmaz :)

27 Aralık 2008

AĞAÇLAR AYAKTA ÖLÜR

Yönetmen: Memduh Ün
Senaryo : Safa Önal
Yapım Yılı: 1964

En başta adı ile çok iddialı bir film gibi gelir bana Ağaçlar Ayakta Ölür. Adı iddialı olsa da , filmin kendisi aslında hiç de iddialı değildir. Aslında oldukça vasat, klişelerle süslü bu film ile izzet günay en iyi erkek oyuncu, filmin başrol oyuncusu yıldız kenter ise en iyi yardımcı kadın ödüllerini almışlar, pek garip.

İmdi gelelim konuya:

Yıllar ve yıllar evvel oğullarını ve gelinlerini kaybeden Asım bey (Hulusi Kentmen) ve eşi (Yıldız Kenter) onlardan geriye tek hatıra kalan torunları Orhan'ın (Fikret Uçak) üzerine titremektedirler. Gel gör ki haşarı, yaramaz mı yaramaz orhan'ın eli de biraz uzundur ve bir gün onu gizlice para aşırırken gören dedesi tarafından tokatlanınca gurur yapar evi terkeder. Bu sıralarda Orhan daha henüz 15-16 yaşlarındadır.

Torun Orhan'ın gitmesi ile büyükanne'nin de yaşama sevinci gider, hastalıklı ve içine kapanık bir insana dönüşür. Artık bir kalp hastasıdır.

Asım bey'in kahvehane arkadaşları vardır; birbirinden tonton üç tekaüt amca (selahattin içsel, faik coşkun , üçüncüyü çıkaramadım) yaşlarını başlarını almış, gündüz kahve akşam da kafa çeken. Dördü bir araya geldiler mi cin fikirler üretmek gibi maharetleri vardır. Derler ki Asım bey'e :

- Asımcığım... Dert ettiğin şeye bak... Torununun ağzından mektuplar yazarak avutsana karıcığını.

İşte Asım beyciğim de torununun ağzından sürekli mektuplar yazar. Mektuplarında onu büyütür, Amerika'ya yollar, mimar yapar, hatta orada tanıştırdığı bir türk kızı ile evlendirir falan. Bu mektuplar on beş yıl aralıksız devam eder. Tâ ki; adinin en adisi, sefilin en sefili, serserinin en şerbetlisi olan Orhan (ki o da cidden nasılsa Amerika'ya gitmiştir) ona geri geleceğini bildiren bir telgraf çekene kadar.

Büyük anne torununun geleceğini duyunca yer yerinden oynar tabi; Hallaç çağrılır yorganlar elden geçirilir, karyola cilalanır, oda havalandırılır, herşey orhan için baştan aşağı yenilenir adeta. Neyse efendim. Büyük günün gelip çatmasına bir gün kala Asım bey gazetede ne haberi okusun? Orhan'ı getirecek olan uçak düşmüş meğer. Yolculardan kurtulan da yok.

Soluğu kahvehanede alıyor Asım bey. O üç teaküt amcaya derdini anlatıyor. Bu sefer de ona :

- Asımcığım... Çocuk gibisin yahu... En ufacık şeyde hemen yıkılıyorsun. Bulursun Orhan'ın yerine geçecek sahte bir torun...

Olma mı? Olur tabi.

Asım beyimiz aklında bu düşüncelerle sokaklarda avare dolaşırken, intihar etmek üzere olan bir kızı (semra sar) son anda kurtarır. Bu kızceğiz de annesini yeni kaybetmiş zavallı Semra'cıktır. İki dertli insan birbirlerine açılırlar. Semra'ya gelini olma rolünü verir. Torundan evvel, gelini bulmuştur Asım bey , iş şimdi torunu bulmaya kalmıştır.

Vakit daralmaktayken, bir gün kapı çalar, elektrik memuru İzzet, yan inşaatta çok elektrik harcandığını, civar evlerdeki elektrik tâkatinin yeterli olup olmadığını kontrole gelmiştir. Asım bey bakar İzzet'in bir endamına, evet bu torunu Orhan olabilir pekalâ diye düşünür.

Aslında evi soymaya niyetli bir çetenin elemanı olan İzzet için bu rol bulunmaz bir nimettir. Anında kabul eder.

Semra olur Ayşe, İzzet olur Orhan... Başlar evclik oyunu.

Filmin büyük bölümünde büyükannenin tekrar yakaladığı yaşama sevincine tanık oluruz. Sahte Orhan'ın dersine iyi çalışması, hiçbir ayrıntıyı kaçırmıyor oluşu Asım bey'i çok mutlu eder.

Daha eve geleli üç gün olmuştur, soyguncu İzzet'in fikrinde bir değişiklik olur... Tophaneli İzzet, büyükanneyi sevmiştir, karısı rolündeki Semra'yı da sevmiştir. Evi soymaktan vazgeçer. Ortakları (danyal topatan, haydar karaer, mehmet ali akpınar) bu kararını tabi ki onaylamazlar, bir güzel döverler İzzet'i.

Büyükanne, yıllar sonra kavuştuğu torununa, yeni gelinine oturdukları köşkü hediye etmek ister. İzzet kabul etmez, bir an evvel artık oradan ayrılması gerektiğine karar verir. İşler tam burada bitti derken, gerçek Orhan , dedesi Asım bey'in karşısına dikilir. Meğer ölmemiştir Orhan, dünyanın polisi onu ararken o uçağa tabi ki binmemiştir. Buraya gelmesinin sebebi de dedesinden 100 bin lira para koparmak içindir. Ya dedesi o parayı verecek ya da büyükanneye olan biten herşeyi (nerden biliyorsa artık) kendisinin azılı bir suçlu ve serseri olduğunu söyleyecektir.

İzzet durumu öğrenir, Orhan'ı güzellikle bu işden vazgeçmesi için uyarmaya gider. Orhan kaçın kurrasıdır be... Tehdide papuç bırakacak göz var mıdır onda hiç. Hem ona Amerika'da bile Mayk Orhan derlerken. O Mayk Orhan'sa karşısındaki de Tophaneli İzzet'tir anam babam. Ama bunun konumuzla ilgisi yok çünkü bu bahis bir süre sonra havada kalacaktır filmde.

En sonunda gerçek Orhan, büyükanneye acı gerçeği büyük bir zevk içinde anlatır. Büyükanne ise beklenmedik bir tepki gösterir; aslında İzzet'in gerçek torunu olmadığını çoktan anlamıştır (nerden, nasıl ?), olsundur, o tanımadığı insanlar onu çok mutlu etmiştir, karşısındaki bu sefil yaratığın ise gözünde hiç bir değeri yoktur. Orhan büyük bir hayal kırıklığı ve yanında ettiği okkalı bir tehdit ile evden ayrılır ayrılmaz kapıda bekleyen Türk polislerince kendine bile hayrı olmayan külüstür bir araca bindirilip götürülür.

Büyükanne ve Asım bey, sahte torunlarını ve gelinlerini yolcu ederler. İzzet ve Semra, büyükannenin gerçeği öğrenmesinden habersiz evden ayrılırlar, vapur iskelesine gelince birbirlerine aşklarını da itiraf ederler. Büyükanne onları yolculadıktan sonra Asım bey'e:

- İçten ölen bir ağaç gibi ayaktayım, der.

Film biter.

İşte benim notlarım:

36 yaşındaki Yıldız Kenter'in yaşlı büyükanneyi büyük bir başarı ile oynaması takdire şayan.

Filmde duvar saati saat altıyı gösterirken sadece beş gong sesi duyuyoruz, önemli değil :)

Gerçek Orhan, büyükannesinin kendisi hakkındaki grçeği öğrenmesinden neden o kadar çok müteessir olacağını nereden biliyor onu da anlamış değilim.

İzzet'in çete arkadaşları onu dövüp bırakıyorlar, oysa ki onu bu işi yapması için zorlamalı değiller miydi?

Acar türk polisi, gerçek Orhan'ın büyükannenin evine geldiğini nereden nasıl haber alıyorlar?

Zengin bir adamın metresi olmayı kabul etmeyip, annesine ilaç parası bulamayan ve bu yüzden annesini kaybeden genç Semra nasıl oluyor da hayata bu kadar çabuk adapte oluyor.

4 Aralık 2008

Ekran Başına - 4

Cumartesi sabahı 1963 yapımı heyecanlı bir polisiye filmi var TRT 1 ekranlarında. Fatma Girik ve Tamer Yiğit'in başrol oynadığı "Bire On Vardı"'nın senaryosu Akad ustanın kaleminden çıkmış. Yönetmenliğini de Memduh Ün yapmış. Sinematurk'de Murat Çelenligil ağabeyim filmi en ince detayına kadar didiklemiş, harika ayrıntılar yakalamış pek tabi yine... Film hakkında bir fikriniz olması açısından bu güzel yazıyı tavsiye ederim. Taşralı bir gencin (T.Yiğit) tesadüf eseri bulduğu bir ölünün katilini de bulmasını konu edinen filmde Fatma Girik de bir bar kızını canlandırıyor. İkisi de İstanbul'a bambaşka hayallerle gelen bu iki genç insanın zalim İstanbul'da değişen kaderlerine de şahit oluyoruz. Bir ayrıntı daha; filmin sanat yönetmenliğini yeşilçamın on parmağında on marifet kişilerinden Semih Sezerli yapmış. (TRT1, 6 Aralık, 06:30)



Pazar günü ise yine başrolünde Fatma Girik'in Suphi Kaner ile birlikte oynadığı bir film var; Üsküdar İskelesi. Bu filmi mutlaka izleyin derim. Rahmetli Suphi Kaner'in ikinci yönetmenlik denemsi olan aynı zamanda senaryosunu da yazdığı çok hoş bir film Üsküdar İskelesi. Becerikli genç sigortacı Tarık Atlamaz (S.Kaner) ve bir mağazada çalışan güzel Leyla'nın aşkı anlatılıyor. Leyla babasız büyümüştür, annesinin tek arzusu onu zengin sandığı inşaatçı Suat ile evlendirmek ve rahata ermektir. Oysa ki kendileirne kalan yüklü mirasdan bihaberlerdir. Tarık ise önüne konulan her engele rağmen (taşraya sürülmek gibi) Leyla'dan vazgeçmek niyetinde değildir. Bu filmi yitirilmiş ve hakkı verilmemiş bir değer olan Suphi Kaner için tekrardan izleyeceğim inşallah. (TRT 1, 7 Aralık , 06:30)
Not: Afişler Sinematurk'den...

27 Kasım 2008

Ekran Başın - 3


Geçen blogspot Türkiye'de yasaklandığında adını kullanarak konuya atıf yaptığım bir Türk filmi vardı; Karanlıkta Uyananlar.
Yönetmenliğini Ertem Göreç'in yaptığı 1964 yapımı filmde Ayla ve Beklan Algan, Fikret Hakan, Kenan Pars oynuyorlar. Sevdiğim filmlerden biridir Karanlıkta Uyananlar... Eskiden çok sıkı dost olan iki arkadaşın (biri işci diğeri ise patron olduğunda) arası açılır. Aklı bir karış havada olan yeni patron (F.Hakan) olayların akışı sonucu işcilerinin yanında olmayı seçer. Toplumsal bir meseleye işaret eden ve filmde bir de hoş bir aşk hikayesi var... Tavsiye ederim.

TRT 1, 29 Kasım Cumartesi, 06:00


Yeşilçam'ın dini motifli filmlerinden hoşlananlar için 1965 yapımı Veysel Karani isimli film bir seçenek. Yönetmenliğini Hüseyin Peyda'nın yaptığı filmin başrolunde Türk sinemasının en masum, en temiz yüzlü yıldızlarından Yusuf Sezgin var :)

TRT 1, 30 Kasım Pazar, 06:20

4 Haziran 2008

ARKADAŞIMIN AŞKISIN


İnsan kalbinin başına gelebilecek en bela işlerden birini anlatan bir konuya sahip bu şarkıyı bilmeyen yoktur herhalde. Yarım yamalak Türkçe telaffuzu ile sadece ve sadece Juanito'ya yakışan bu şarkının sözleri bana hep bir masal gibi gelir. Şarkıyı her dinlediğimde aktör ve aktristleri yol boyu değişen bir hikaye akar gözümün önünden. Bestesi Enrico Macias imzalı şarkının Türkçe sözlerini Fecri Ebcioğlu kaleme almış... Bakın ne diyor:

Hakkım yok seni sevmeye... Çıktın karşıma ne diye?
Sen başkasının malısın, kalbim bunu nerden anlasın?
Unutmam lazım çünkü sen... Arkadaşımın aşkısın!

Kaderin oyunu bu bana, göstermesin seni bana
Karşımda olsan da bakmam, arkadaşımı aldatmam
İsterse kalbim ağlasın ! Arkadaşımın aşkısın...

Ümit verme insanım ben
Çek bakışlarını benden
Şüphe de etme sevgimden

Kalbim yalnız senin değil, arkadaşımın da... bunu bil
Tercihle geçerse ömrün
Yaşayamam ben ölürüm
Dikkat ! Kimse anlamasın
Arkadaşımın aşkısın...

Dinleyince bu şarkımı, anlayacaksın hatanı
İki dost arasına girdin
Yalnız onu sevindirdin
Dikkat kimse anlamasın... Arkadaşımın aşkısın.

Kimseyle hiç dertleşemem
Başkasını da sevemem
Ölmek ister ah ölemem
Dikkat et anlaşılmasın
Bırak kalbim ağlasın
Arkadaşımın aşkısın... Arkadaşımıııııııııııın.... aaaşkııısııııııııııııııııııın

İşte bu şarkının hem fon müziği olduğu hem de adını bu şarkıdan alan bir filmi paylaşmak istiyorum sizinle.

Nostaljik Türk Sineması konusunda rahle-i mektebinden zevkle geçilesi sevgili ağabeyim Murat Çelenligil'in eşsiz ayrıntılarla bezeli yazısı eşliğinde Arkadaşımın Aşkısın...

Fausto Papetti’den Earl(e) Hagen’in ‘Harlem Nocturne’ü (1961). Düğün törenlerinde bu melodiyle dans eden Selma ve Orhan.. Damat değil de nikâh şahidi olmak için film boyunca olağanüstü bir çaba harcayan Ahmet..Son Mektup (1969) gibi, bir şarkı filmi olan Arkadaşımın Aşkısın, Abdurrahman Palay’dan dinlediğimiz sözlerle başlıyor :

"Bu, çocuklukları beraber geçmiş üç candan arkadaşın hikâyesidir. Zengin bir ailenin çocuğu olan Orhan, bir dediği iki edilmeden büyüyordu. Babası öldüğü için, annesi üzerine titriyordu. Ne yapsa affediliyor, ne söylese emir gibi dinleniyordu. Orhan'ın biricik arkadaşı Ahmet de annesiz büyüyordu. Köşkün bahçıvanının oğluydu. Okumayı seven, ilerde iyi bir hayat yaşamaya, muvaffak olmaya kararlı, sessiz bir çocuktu. Yakın bir köşkte de Selma oturuyordu. Annesiyle babası Selma'nın iyi yetişmesi, eğitilmesi için hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyorlardı. Orhan, Ahmet ve Selma her çocuk gibi beraber oynayarak, bazen kavga ederek ama birbirlerini yürekten severek büyüdüler.
Kavga ettikleri bir gün, Cavidan Hanım, Orhan'a kızmak üzereyken Ahmet arkadaşını kurtarır "Teyze, o bir şey yapmadı. Oynarken topun üzerine bastım. Dudağım yere çarptı." Kan kardeşi olurlar ve bir daha hiç kavga etmeyeceklerine söz verirler. "Aradan yıllar geçti. Selma, koleji bitirdi. Orhan, Tıp Fakültesi'ne devam edemedi. Bahçıvanın oğlu Ahmet, Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Bütün bu tahsil seneleri içinde birbirlerinden ayrılmadılar. Sevgileri daha da arttı. Lakin bu sevgi, bu üç güzel insanın içinde başka şekle döküldü."

Cavidan Hanım’ın desteği ile öğrenimini tamamlayan Ahmet (bunun ezikliğini film boyunca gözleyeceğiz) Üsküdar Adliyesi'ndeki stajından sonra Anadolu'da çalışmak istiyor. Babası, yaşayıp bu günleri görebilseydi keşke. İki arkadaş da Selma'yı severken, genç kızın gönlü (şimdilik) Ahmet'te. Ancak, sevgisini ilk açıklayan Orhan olunca, Ahmet özverili olmak gereğini duyar. Selma'nın yorumu farklı "Borçlusun ona. Ama, bunu, beni Orhan'ın kucağına atmakla mı ödeyeceksin?" İlginçtir, Ahmet genç kıza ne zaman "Ayrılmayacağız" dediyse bir sonraki sahnede ayrıldılar. Ne zaman "Ayrılmalıyız" dediyse de bir araya geldiler. Aşkına karşılık göremeyen Orhan, bir müddet Avrupa'ya gitmeye karar veriyor. Annesi, ayrılığın verdiği üzüntüyle şöyle konuşur:
- Ne var ki? Neden gidiyorsun? Her seven yerini yurdunu mu terk ediyor?

Haftalar sonra, (herhalde buranın Paris olduğunu anlayalım diye) penceresinden Eyfel Kulesi görünen bir otel odası. Brigitte Bardot ve Jeanne Moreau’nun ‘Viva Maria’ filminde söyledikleri ‘On A Chantè La Douceur’ (1965) (Georges Henri Delerue) şarkısını dinlerken Ahmet'e yazdığı mektup ; (Sadettin Erbil’in sesi ile) :
-Paris'e geleli bir buçuk ay oldu. Kalbimde hâlâ değişen bir şey yok. Baktığım her yerde Selma var. Kiminle konuşsam Selma'nın sesi. Yenilmeye, istenmemeye alışmamış bir insanın öfkesi içindeyim. (Aşık Veysel, 'Seversin, kavuşamazsan aşk olur', Aziz Nesin de 'Yenilen, aşık olur' demişlerdi.) Ahmet, galiba boş yere kaçtım. Selma'yı içimde taşıdıkça, kalbimden silemedikçe dünyanın neresine gidersem gideyim yanımda hep o olacak. Tek ümidim, kaçmakla kurtulacağımı sanmaktı. Bu ümidim de çöküyor şimdi. Bittiğimi, tükendiğimi hissediyorum...

"Özverili davranmaya dünden hazır olan Ahmet, Selma'dan Orhan'a, onu sevdiğini belirten bir mektup yazmasını ister. Uzaklardan 'Hatıra' (Enis Behiç Koryürek / Erol Sayan) şarkısının duyulduğu ahşap iskelede (Jeyan Mahfi Ayral’ın sesiyle) şu yanıtı alır :
-Yazmayacağım. Israr etme boşuna. Böyle bir şey yapmak ne demektir bilir misin? Gel, evlenelim demektir. Bunu yapacak olduktan sonra ilk gün evlenirdim. Bu üzüntüler, acılar olmadan evvel.. O yaşasın diye biz ölelim mi? Ben seni severken onunla nasıl evlenirim?

(Siyah beyaz filmlerde ayağı yere basan sözleri genellikle kadınlar söyler.) Bunun üzerine Ahmet, bizi hayretler içinde bırakan bir şey yapıyor ; Selma’nın yazmadığı mektubu, genç kızın ağzından kendisi yazıyor. Sonraki bir gün Cavidan Hanım, Ahmet’e şunları söylüyor :
-Müjde, gözümüz aydın.. Orhan dönüyor. İşte telgrafı (‘Son Mektup’ gibi, bu iletişim aracı da unutuldu gitti)..Yarın sabah hareket ediyormuş SABENA uçağıyla [ama, Orhan’ı, MERIDIAN uçağında, keyifle ‘Something For Cat’ (1961) (Mancini) melodisini dinlerken görüyoruz]. Akşam 8’de karşılayın diyor.
(Paris’ten İstanbul’a uçakla yolculuğun yarım gün sürdüğü yıllar.) Daha ertesi gün, gazetedeki ‘acı bir haber’ İstanbul'dakileri perişan eder ; “Sina Çölü’nde Feci Uçak Kazası.. Kimse kurtulamadı. 79 ölü var. Yolcular arasında 2 de Türk (Orhan ve kısa bir süre gördüğümüz Oktay Yavuz herhalde) vardı.” (Avrupa’dan gelen uçağın Afrika’da ne aradığı ise anlaşılmıyor.)

Filmin şaşırtılarından biri ; Peter Graves (60’lı 70’li yılların ‘Mission : Impossible’ dizisindeki Jim Phelps) düşen uçakta yolcu. Acısı biraz azalınca, Cavidan Hanım’ın, Ahmet'e söyledikleri :
- Hiçbir hayat matemle geçirilmez. Hele senin(ki) gibi genç bir hayat. Evlenmeli, yuva kurmalısın.. Ben, Selma ile evlenmeni istiyorum.. Orhan da böyle söylemişti..."Selma sana emanet. Aramıza bir dördüncü kişi girmesin" demişti.

Aylar sonra, tam Ahmet ile Selma evlenmek üzereyken, Orhan çıkagelir:
- Tesadüfen kurtulmuşum. Aylarca ufak bir kasaba hastanesinde yatmışım. Üstümde kimliğimi belirten bir şey de çıkmamış.. 4 defa ameliyat etmişler ve uyutmuşlar beni. Sonra da hafızamı kaybetmek tehlikesi geçirdim. Uzun bir şok tedavisiyle hatırladım her şeyi.

Tahmin edileceği gibi, Ahmet, kimsenin anlayamadığı gerekçelerle, aradan tekrar çekilmek ister:
- Orhan'ı canımdan çok severim. Ne olur beni affet ve anla. Ben olanları unuttum. Sen de unutacaksın.
Bir sonraki sahnede, Ahmet'i Selma ile nikâh masasında, ama Orhan'ın şahidi olarak görürüz. Duygularındaki değişikliği, balayı için gittikleri (herhalde uçakla değil) İzmir ve Efes Oteli görüntüleri eşliğinde Selma anlatıyor:
- Orhan'ın candan sevgisi, saf ve temiz aşkı, her şeyden habersiz, beni mesut etmek için çırpınan kalbi, yüreğimdeki eski acıyı yavaş yavaş silmeye başladı. Bir mucize oluyordu. Kalbimden çıkmayacağını sandığım Ahmet.. silinen, solan, azalan bir gölgeden farksızdı artık. [‘Kartalların Öcü’ (1965) filminde Güner'in söylediklerine benziyor.] Onu hatırlamak bana eski ıstırapları vermiyordu. Karşımda, bu gülen, sevinen, benimle evlendiği için göklerde yaşıyormuşçasına mutlu olan adam kocamdı. Ona alışıyor.. yakınlaşıyordum. Mazi üçümüz için de yoktu. Ahmet de, aşkımız da o maziyle ölmüştü. Şimdi, yeni bir hayata yeni bir sevgiyle başlıyordum.

Korkunç Arzu (1966) filminde kız kardeşine "Merak etme, evlendikten sonra seversin" diyen Selim haklı(!) galiba.Sonra.. Her şey çok güzelken, Ahmet'in Selma'ya yazdığı imzasız eski bir mektubu Orhan'ın görmesi.. Kıskançlık.. Genç kadının balkondan düşmesi.. Üzüntülü günler. Ama, arada sevgi olduğu sürece hiçbir sorun aşılmaz değildir. Orhan ve Selma, mutlu bir şekilde, Merkez Hastanesi'nden evlerine giderlerken, onları gözyaşları içinde izleyen Ahmet.. Juanito'nun 'bir daha-bir daha' yaşamak istediği dönemde söylediği şarkı ;
Hakkım yok seni sevmeye
Çıktın karşıma ne diye
Sen başkasının malısın (aşkısın)
Kalbim bunu nerden anlasın
Unutmam lazım çünkü sen
Arkadaşımın aşkısın.

Selma :
- O beni seviyor diye kopacak mıyız birbirimizden.
Ahmet :
- Başka ne yapabiliriz? Orhan daha önce açıldı bana. Önce davranıp söyleyemedim.
Selma :
- Birazcık olsun sevmiş olsaydın dünyayı görmezdi gözün. Beni Orhan’a itmez kendine çeker, her şeyi göze alırdın...

Notlar:

Ali Çetinkaya ve Juanito.. ‘La Femme De Mon Ami’nin (1962) Türkçe uyarlaması olan ve filme adını veren şarkıyı (Macias / Ebcioğlu) birer kez söylüyorlar.

Dış sahneler [Büyük Öç (1969) filmindeki Arif Çamlızade'nin] ve iç sahneler (Suat Sadıkoğlu’nun yalısında) iki ayrı yerde çekilmiş.

Savcı Ahmet’i ve babasını Abdurrahman Palay seslendirmiş. Rıza Tüzün’ün seslendirdiği babasının ve Nevzat Okçugil’in seslendirdiği annesinin adları belirtilmiyor.

Ahmet, okulu bitirmesi şerefine verilen partide Selma ile dans ederken, Orhan şöyle der "Müsaade eder misin, Selma'nın ayağına biraz da ben basayım." Onları, David Wilcox’un söylediği bir şarkı (‘Wild Child’) ile izliyoruz ; “Midnight Rider // Riding through town // Late every night time // Cruising around.”

Selma’nın arkadaşları Aynur Aydan ve Aynur Akarsu (isimleri filmde geçmiyor) çok güzel.

Hep birlikte gittikleri plajda, 45’lik plaktan filmin çekildiği günlerde Tom Jones’un ortalığı birbirine katan ‘Delilah’ (Reed / Mason) (1968) şarkısını dinliyorlardı.

Filmin diğer melodileri şöyle ; Selma, Ahmet’e mektup yazarken Marie Laforet’nin ‘Laplaya’ (1964) (Jo van Wetter / Barough)
Selma ve Ahmet, boğaza bakan tepede evlenmeye karar verdiklerinde Mavi Gözlü Sarışın Kız (Teoman Alpay)
Selma ve Orhan, İzmir’de balayındayken (Kordon ve Efes Oteli sahnelerinin vazgeçilmez melodisi) Şu Güzeller Güzeli (Necip Mirkelamoğlu)
Diskoda, Little Tony’den ‘Coure Matto’ (Ambrosino / Savio) (1967).
İki sahnedeki melodi seçimi ise çok ilginç ; Orhan, Selma’ya “Seni seviyorum” derken ‘Artık seni sevemem’ dizesiyle başlayan Yeni Bir Aşk Arıyorum ; bir başka sahnede Selma, Orhan’a “Beni sevdiğini bile bile sana ‘hayır’ demek dayanılır acı değil” dediği zaman Sevemez Kimse Seni (Suat Sayın) (1967) şarkıları var.

Filmin ortalarında Sevemez Kimse Seni melodisini saksofonla bossa-nova ritminde dinlemek çok güzeldi.

Jenerikte Necip Sarıcıoğlu’nun soyadı Sarıcaoğlu olarak yazılmış.

Aşka Tövbe'deki (1968) kadar olmasa bile, ‘Arkadaşımın Aşkısın’da 100’den fazla mum var. Orhan, uçakla İstanbul’a gelirken, Martin Luther King cinayetinin sanığı James Earl Gray'in kapak olduğu 03 Mayıs 1968 tarihli LIFE dergisini gözden geçiriyor.

Biraz sonra çöle düşecek uçaktaki hosteslerin yolculara can yeleklerini giydirmeleri şaşırtıcıydı. Gazetedeki haberde "Kimse kurtulamadı" denmesine karşın (Orhan dışında) uçaktaki bir yolcuyu (Oktay Yavuz) filmin sonlarına doğru İzmir'deki Cumaovası Havaalanı'nda görüyoruz.

Gazetede uçak kazasını yazan başlığın altındaki açıklama, ‘üniversitedeki boykot ve bu konuyla ilgili olarak Meclis’teki görüşmelerle’ ilgiliydi İzmir ve Efes Otel'deki çekimlerin bir kısmını, renkli, Aşka Tövbe (1968) filminde de görüyoruz.

Havuz kenarında siyah tişörtüyle oturan Orhan, İstanbul'la görüşmek için içeri girdiğinde beyaz tişörtlü oluyor.

Çok sert bir savcı olan Ahmet, bir sanığı, Zehirli Hayat (1967) filminin yoğurtçusu Ömer Sağlam’ı sonu idam isteğiyle bitecek bir konuşmayla suçluyor. Salonu dolduran dinleyicilerin onu alkışlaması, Selma’nın, bunu üstelik ayakta yapması ilginçti. Ahmet, sertliğinin nedenini şöyle açıklıyor ; "Adalete karşı sorumluyum. Mesuliyetimi hislerime kurban ettiğim an insanların inancına ve hakkına ihanet etmiş olurum." Aynı Ahmet'in, filmin sonunda, Selma'yı balkondan itmekle suçlanan Orhan için, Savcı olarak yaptığı konuşmayı (yoksa ‘savunmayı’ mı demek lazım) avukat Petrocelli bile yapamazdı.

Cavidan Hanım, kız isteme sahnesinde gülmekle ağlamak arası bir duygu yaşatıyor. Bir gün önce oğluna “Selma sevincinden uçacaktır” demişti. ‘Sebebi ziyaretini’ genç kıza şöyle açıklar ; “Sana hayırlı bir haberim var. Ama, müjdemi isterim.. Allah’ın emri peygamberin kavli ile seni oğlum Orhan’a istiyorum.” Selma’nın ‘evlenmek niyetinde’ olmadığını anlayınca, hayretler içinde ekliyor “Ama Orhan’la evleneceksin.” Film bittikten sonra kulağımızda Selma'nın sözleri "Seven erkek her fırsatta (zorlukta) kaçmaz. Kimle olursa olsun mücadele eder. Sen, beni hep Orhan'a ittin."

1968 yapımı filmin senaryosu Safa Önal'a ait. Yönetmen koltuğunda , filmin başrol oyuncusu Filiz Akın (Selma) ile evli Türker İnanoğlu. Aynı kadına aşık iki erkek rolünde İzzet Günay (Ahmet) ve Ekrem Bora (Orhan).

23 Mayıs 2008

Nostaljik Yeşilçam Fotoğrafları -12

Farklı yıllarda gezinelim bu sefer...



Senaryosunu Memduh Ün'ün kaleme aldığı bir Duygu Sağıroğlu filmi ; Satın Alınan Koca. Sosyetede çıkan dedikoduları kendince bulduğu bir yöntemle bertaraf etmeye çalışan Mahmut Bey (Saadettin Erbil) kızı Zeynep'e (Fatma Girik) bir koca satın (Cüneyt Arkın) alır :) 1971 yapımı filmde Girik 29, Erbil de 46 yaşındalar.


O gül dudaklarınııııı..öpeyim öpeyim öpeyimmm... Yok. Bu şarkı bu filmde mi emin değilim. Erol Büyükburç'u görünce direkt aklıma bu şarkısı düşer de:) 1968 yapımı bir Atıf Yılmaz filmi olan Yasemin'in Tatlı Aşkı'nın iki başrol oyuncusunu görüyorsunuz. Yasemin (Hülya koçyiğit) ve Erol(ErolBüyükburç ) iki rakip ailenin birbirni seven çocuklarıdır. Yasemin'in babası maddi açıdan dara düşünce Erol, sevgilisini evine hizmetçi diye alır ve olaylar gelişir. Hülya 21, Erol 32 yaşındalar.

22 Nisan 2008

ŞEPKEMİN ALTINDAYIM

Yazan : Çilek Hanım

Süsleyen : Utku Uluer, Gökay Gelgeç

Yer : Sinematik Açık Hava Sineması

Saat : Günün herhangi bir saati



ŞEPKEMİN ALTINDAYIM



7 Nisan 2008

Sevdiğim Replikler - 10

Ekşi Sözlük'te bir başlık vardır çay demlemek ile ilgili. Nice sözlükçü fikrini paylaşmadığı, saçma bulduğu ve "abicim saçmalamayı bırak başka işin yok mu senin yaw" demek için sürekli bu başlığı (bkz:) verir.

Ucundan azcık edepsiz de o yüzden yazmıyorum buraya (söylemiyorum demedim, yazmıyorum dedim :)) Ama bu cümlenin şöyle adaba uygun halini yazayım size

- Lütfen gidip bir çay demler misin ?

veya

- Hadi canım git bir çay koy da içelim !

gibi :))


şimdi ... sevdiğim repliklere neden bu girizgâhı yaptım ona geliyorum. Geçenlerde 1967 yapımı İlk Aşkım filmini izliyorum. Başrollerde Ediz Hun (Nihat), Figen Say (Selma) ve Pervin Par (Leyla). Bir kaç filmde daha görmüş olduğumuz bir olay var burada da... İki kız kardeş; üveyler. Abla olan aşifte, küçük ise namuslu görgülü... hanıııım. Bu küçük, yine kendisi gibi namuslu, ekmeğini taştan çıkaran şoför Nihat ile mektup arkadaşıdır. Uzun yazışmalardan sonra yüz yüze tanışmaya karar veriyorlar. Ama aşifte abla, kızkardeşinin yerine buluşmaya gidiyor, sonunda abla ile şoför evleniyorlar. Hatırladınız değil mi konuyu... Benzer konulu bir Filiz Akın filmi de vardır da adını unuttum.

Neyse efendim... filmin bir yerinde küçük kardeş Selma, ablası Leyla'yı hal dilince uyarmaya çalışıyor, yanlış yoldasın, kendine çeki düzen ver demeye getiriyor lafı. Abla şöyle cevaplıyor kardeşini :

- Hööf uzatma kes... Git çay pişir hadi !

ahah... ya eskiden sözlük okuduğum için mi bana çok komik geldi bilmiyorum ama epey bir güldüm. Hem dikkat ettiniz mi, eskiden çay demlenmiyormuş, pişiriliyormuş iyi mi !?

1 Nisan 2008

Nostaljik Yeşilçam Fotoğrafları - 8

Erler Film sunar diyor bakın. Küçük Beyefendi 1962 yapımı , yönetmenliğini Türker İnanoğlu'nun yaptığı bir film. Senaryosunu Fuat Özlüer ve Safa Önal birlikte yazmışlar. Bir "Küçük" furyası almış başını gidiyor o yıllarda; Küçük Bey, Küçük Hanımın Kısmeti, Küçük Bey'in Kısmeti, Küçük Hanımefendi , Küçük Hanım... Aradan yirmi sene geçtiğinde yine bir "Küçük" furyası kasıp kavuracak Yeşilçam'ı ama bu fotoğraftaki naiflik olmayacak maalesef.

Fatma Girik'in 20, Göksel Arsoy'un 25 yaşında rol aldıkları bu filmde fakir genç ile zengin kızın aşkını anlatılıyormuş. Henüz izleme zevkine eremedim.

Kare oldukça kısıtlı bir alanı barındırıyor, arabayı bütün olarak görmek isterdim. Chevrolet veya İmpala olmalı. Sokaklar boş, arkada modern binalar. Neresi olabilir burası ? Göksel Arsoy'un saçları uçuştuğuna göre esintili İzmir olabilir mi ne dersiniz?!

Ya Fatma'nın şapkasına ne demeli, hasırdan sanki değil mi?

Ve ayrıca arabanın kapısına yansıyan görüntülere odaklanın iyice... film ekibini göreceksiniz :) ve hatta meraklı kalabalığı :))

30 Mart 2008

Sevdiğim Replikler - 9


Gülücük imi koyarak başlamak hoş olmayacak biliyorum ama bilin ki Çilek şu satırları yazdığı şu dakika az sonra aşağıda okuyacağınız repliğin geçtiği filmi gözünün önüne getiriyor da gülümsüyor :))

Filiz Akın'ın Şehbal, Kartal Tibet'in Mübin ve Önder Somer'in de Selman rolünde oynadığı 1963 yapımı Aşka Tövbe filmi vardır. Filmin son sahnesinde Selman ve Şehbal tren garındalar, az sonra hareket edecek ve kendilerine yeni bir hayat kuracaklardır. Zira nişanlıdırlar. Lâkin Şehbal'in gönlü Mübin'dedir. Selman'ı mecbur kaldığı için kabul etmiştir. Neyse efendim uzatmayalım; tam trene bineceklerken Mübin çıkagelir ve sinemamızın kötü adamı olarak tanıdığımız Önder abimiz bu ulvi aşkın arasına giren kara kedi olmaktan vazgeçer. Mutluluk sizin hakkınız diyerek trenden iner... onun yerine Mübin biner:))) Yahu gülüm abim benim... adamı trene bindirdin iyi de... onun işi ne orada, dimi ama :)

İşte replik olarak alıntılayacağım pasaj da benzer temaya sahip bir son sahne. Filmimizin adı Aşk Bu Değil . 1969 yapımı. Başrollerde Sema Özcan, Murat Soydan ve Turgut Özatay oynuyor. Biraz ön bilgi vermez isem, replik sizin içn pek birşey ifade etmeyecek. O yüzden az daha dişinizi sıkın rica edeceğim :)

Selma ve Nihat birbirini seven iki genç aşıktır. Nihat'ın yasa dışı işleri vardır Selma'ya bahsetmediği. Bir gün iş üstündeyken yakalanır ve hapse girer. Selma'cığa haber veremez tabi. Oysa ki Selmacık karnında Nihat'ın çoçuğunu taşımaktadır. Nihat dönmeyince intihar etmeye karar verir, başarısız olur ama bu arada çocuğunu da kaybeder. Nihat hapiste yata dursun, ünlü gazinocu Orhan, ruh hastalıkları hastanesinin bahçesinde şarkı söyleyen Selma'nın önce sesine sonra ise kendisine bayılır... Sanırım gerisini anladınız. İşte son sahnemizde Selma ve Orhan nikah masasına oturmuşlardır. Nihat çıkagelir ! Ta taaamm...

O ana dek Nihat'ın Selma'dan uzak durması için elinden gelen her türlü çabayı gösteren Orhan, aynı bizim Selman gibi imana gelir, kolundaki tazecik gelini Nihat'a sunarken şöyle der:

- Bu saadet sana ait !

İşte bu :)))

Durun daha bitmedi. Nihat'ı başlarında çete reisi olarak tutmak isteyen iki kötü adamımız da lafa karışırlar:

- Ne anladım şimdi bu işten?
- Patronu (Nihat'ı) kaybettik. Artık onu aramıza kimseler döndüremez !
- Acaba bizim için daha mı hayırlı oldu !?

ahahah... müthiş ya müthiş...

25 Mart 2008

Nostaljik Yeşilçam Fotoğrafları- 7


Yaramaz torun ve huysuz dede ikilisine harika bir örnektir Kırık Çanaklar. 1960 yapımı siyah beyaz bu muhteşem filmin oyuncu kadrosu da çok güçlü. Fotoğrafta usta tiyatro oyuncusu Salih Tozan , 46 yaşında ama 60 yaşındaki bir dedeyi canlandırmakta pek mahir. Filmin çekiminden 3 yıl sonra daha kırkdokuz yaşında hayata veda etmiştir Salih Tozan. Dönemin çocuk yıldızı Rüya Gümüşata ise henüz sekiz yaşında.
Sinemamızın kötü adamlarından Turgut Özatay'ın başrol oynadığı dönemlerden bir film bu. Film renkli olsaydı herhalde baba rolündeki Özatay'ın yemyeşil gözlerini de seçerdik muhtemelen. Anneyi ise yine tiyatronun ustalarından Lale Oraloğlu canlandırıyor.
Bir Türk filmi arşivcisinin mutlaka edinmesi gereken filmlerden biri.

7 Mart 2008

HAYATIMIN ERKEĞİ



Yarın sabah (08/02/08) saat 09:20'de TRT Türk'de , başrollerini Ayhan Işık ve Sema Özcan'ın paylaştığı 69 yapımı siyah beyaz bir film; Hayatımın Erkeği oynayacak. Daha önce Ekşi Sözlük'tefilmin konusuna dair şu satırları yazmışım:


"Ayhan abimiz çok zengin , zengin olduğu kadar da yakışıklı yahşi bir insan evladıdır. Ha bir de fabrikatör kendisi. Bütün kadınlar böyle kapısında köpek olan cinsinden bir adam. Derken bir gün trafik kazası geçirir ve yüzü parçalanır. Artık nasıl bir makyaj yapmışlarsa ben takdir ettim, suratına bakılmıyor adamın cidden. Filmde de kimse bakamıyor zaten. Ayhan abimiz, bu olaydan sonra tamamen inzivaya çekilir. Karşı köşkün yurt dışında okuyan kızı tatile gelir bir gün. Aman Allahım! Aşık olur Ayhan abimiz ona. Ama nasıl açılacak kıza. Hem kız onu bu haliyle kabul eder mi ki? Etmeez. Ama ne olur? Kızın babası iflas etmek üzeredir ve tüm borçlarını ödemesi karşılığında bu güzel kızla evlenmeyi başarır. Kız, adamdan tiksindiğini dile getirince abimiz soluğu doğru Paris'te estetikçide alır. Yüzüne bir tornistan çekerler orda abimizin, eskisinden de cillop olup gelir. Kendi karısına kendisni bir başkasıymış gibi tanıtıp sulanır falan filan... Gerisini artık kendiniz tahmin edersiniz. Hoş bir filmdir, çerezlik."

Bu yazıdaki eksiklerimizi de tamamlayalım o zaman, hatta bir de yanlış bilgi vermişim yapım yılına dair, 71 yapımı demişim.

Filmin yönetmeni Osman Nuri Ergün, senaryo yazarı ise Safa Önal. Ayhan Işık'ın Ferit, Sema Özcan'ın Jülide, Mümtaz Ener'in de Jülide'nin babası Kenan'ı canlandırdığı filmde Ayhan abimizin tanınmamak için giydiği kamuflaj kıyafeti ( trençkot, fötr şapka ve tabi ki siyah gözlükler) muhteşem.

Hep merak ettiğim bir husus; iflas eden bir fabrikatör (filmimizde Mümtaz Ener) neden krizden kurtulma yolu olarak kızını piskopat başka bir zenginle evlendirmekte bulur? Benzer bir konu Hülya Koçyiğit ve Kartal Tibet'in oynadıkları Güller ve Dikenler'de (1970) vardı mesela.

Filmin akılda kalıcı karakterlerinden biri de Zeki Alpan'ın canlandırdığı uşak karakteri.

Ola ki yarın sabah erkenden uyandınız... Ola ki TRT 1'de 06:15'de yayınlanacak Kader 'i izlediniz... Ola ki Türk filmine doymadınız... O zaman Hayatımın Erkeği'ni de izleyin derim.

4 Mart 2008

Nostaljik Yeşilçam Fotoğrafları -4

Bugün ki fotoğrafımız bir Osman Fahir Seden filmi olan 1964 yapımı Affetmeyen Kadın'a ait. Karede, geçtiğimiz günlerde sonsuzluğa uğurladığımız Senih Orkan ile Allah sağlıklı ömür versin Fikret Hakan'ı görüyorsunuz. Sinemamızın kötü adamı olarak bildiğimiz Orkan'ın rol arkadaşı Hakan'ın da ilk kötü adam rolü . Parasına konmak için karısının gözlerini kör eden bir adamın hikayesinin anlatıldığı bu gerilim filminde Saadettin rolündeki Orkan ve Fikret Gür rolündeki Hakan da 32 yaşındalar.

Yıllardır hakkında bir bilgiye ulaşamadığım Senih Orkan'ın varlığını ajansların geçtiği ölüm haberiyle öğrenmek bir ironi oldu. Meğer yıllardır Bodrum'da yaşarmış. Senede 200'den fazla filmin çekildiği bir dönemin aranılan yüzü olan Senih Orkan'da kimbilir ne anılar vardı, kendisiyle beraber gitti. Yolu aydınlık olur inşallah.

14 Şubat 2008

Haftanın Nostaljik Fotoğrafı

Fotoğrafın siyah beyaz olduğuna bakmayın. Karemiz 1969 yapımı Ala Geyik filmine ait. Film renkli. Fotoğraftakiler sol başta ayakta Duran rolündeki Behçet Nacar (35), onun yanında Halil'in annesi rolünde Aliye Rona (48), oturanlar; Halil rolündeki Cüneyt Arkın (32) ve Zeynep rolündeki Mine Mutlu (21).

Arkın'ın en sevdiğim ve en değişik filmlerinden olan Ala Geyik'i Erdoğan Tünaş yazmış, Süreyya Duru yönetmiş.

Bir yanda geyiklere tutkun geyik avcısı Halil, bir yanda sevdiceği Zeynep, diğer tarafta zalim ağa...

Halil:
Bebek sütsüz yaşar mı ? Tarla susuz olur mu? Ben öyleyim işte avsız geyiksiz...

8 Ocak 2008

AŞKIN SAATİ GELİNCE


Amman dikkat... Afişe aldanıp da bir Sadri Alışık filmi sanmayınız nostaljiseverler, yanılırsınız. Türk Sineması Afişleri çalışmamda da belirttiğim gibi, bu afiş çalışmasında da sadece daha çok seyirci çekmek için yapılmış bir oyun. Filmde çıplak kadın yoktur, afişte göğüsleri meydanda kadın vardır gibi... Sadri Babanın rolü çok ufaktır üstelik esas oğlan Göksel Arsoy'dan da dayak yer. Ben daha evvel Sadri Alışık'ın böylesi bir dayak yediği film izlememiştim :)

Filmimiz 1961 yapımı ve yine Belgin Doruk'un eşi Özdemir Birsel'in prodüktörlüğünde Hisar Filmden çıkmış.

Yönetmen Nejat Saydam, senaryo Özdemir Birsel.

Rol Dağılımı:

Belgin Doruk: Sevda Aybars
Göksel Arsoy : Bülent
Çolpan İlhan :Zuhal (Bülent'in hala kızı)
Avni Dilligil : Azmi Bozkurt
Aliye Rona : Şaziment (Bülent'in annesi)
Şaziye Moral : Hacer

Sinopsis :

Esas kızımız Sevda, annesi babası ölünce halası Şaziment Hanımlarda kalmaya başlar. Halasının oğlu Bülent ve bir diğer kuzeni Zuhal'le birlikte aynı evde büyürler. Şaziment Hanım asalet düşkünü bir kadındır ve oğlunun Zuhal ile evlenmesini arzu etmektedir. Oysa Bülent ve Sevda arasında ateş bacayı çoktan sarmıştır. Bülent ve Zuhal okumak için Londra'ya uçacaklardır. Bülent bir punduna getirip o gece Londra'ya uçmaz ve gizlice Sevda ile birlikte olurlar. Film, adını bu aşk gecesinden alır zaten. "Aşkın saati gelsin" der sevgililer. Bülent ertesi sabah gizlice ev halkına görünmeden Londra'ya uçar. O gecenin neticesi Sevda hamile kalır. İşe bakın ki tesadüfen merdivenden düşünce, eve gelen doktor ateşine bakarak Sevda'nın hamile olduğunu anlar :))

Hamile olduğunu duyunca Şaziment Hanım Sevda'yı kovar. Sevda, ana yadigarı çok sevdiği Hacer Teyze'sinin yanına sığınır ve bir mektupla olanları Bülent'e bildirir; o gelene dek bebeğin babasının o olduğunu kimseye söylemeyecektir (hangi akla hizmetse artık). Sevda'nın mektubu Zuhal'in eline geçer ve o da Sevda'nın ağzından "Artık beni bir daha arama, beni unut" diye bir mektup yazar. Aynı şekilde Sevda'ya da Bülent'in ağzından "Çocuğu kimden yaptıysan onun yanına dön" diye bir mektup yazar. Bundan sonrası mâlum...

Hikayemize Avni Dilligil nereden girip çıkıyor derseniz ; Zuhal ve Bülent eğlenmeye gittikleri bir gece kanser olan karısını Londra'ya tedaviye getiren Azmi Bozkurt ile karşılaşırlar. Azmi bey ünlü bir tekstilcidir ve Bülent de tekstil mühendisliği tahsili yapmaktadır. Bu karşılaşmanın üzerinden beş yıl geçer.

Kaderin garip cilvesi, Sevda da Azmi Bey'in fabrikasında işçi olarak çalışmaktadır. Oğlu Ümit bir kaza geçirip hastaneye kaldırıldığında, Azmi Bey onun haline çok üzülür ve onu evinde himaye etmeye başlar. Azmi Bey'in karısı Nermin'in son dileği de o öldükten sonra bile Sevda ve oğluna sahip çıkmasıdır.

Çevre dedikoduları önlemek için Azmi Bey ve Sevda nikahlanırlar. Ama ilişkileri bir baba kız ilişkisi gibidir. Bu ritüele de hastayım . Benzer konu Çalıkuşu'nda, Bir Demet Yasemen'de de işlenmişti.

Bülent ve Zuhal yıllarca nişanlı kaldıktan sonra yurda dönerler ve Bülent , Azmi Bey'in yanında işe başlar. Eve davetli olarak geldikleri bir gece iki eski sevgili karşılaşırlar. Bundan sonrasında iki sevgiliyi birleştirmek Azmi Bey ve Hacer Hanım'a düşer.

Sadri Alışık mı ? Ha, evet. Sadri babamız da bu filmde küçük Ümit'i kaçıran bir çocuk hırsızı rolündedir :)

Son Söz : Öldürecek vakti olanlar, izlesinler efendim :)

7 Ocak 2008

Ayşecik SEVGİLİ BABAM


Daha benden ayrılmadan
Başka sevgili buldun
Saadet hiç belli olmaz
Sevgilim mesut musun?
Şimdi artık yalnızım
Ağlamak neye yarar
Zalimin zulmü varsa
Sevenin Allah'ı var

Suat Sayın'ın muhayyerkürdî eseri Zalimin Zulmü'nü ilk kez duyup hayran olduğum filmdir Sevgili Babam. Gerçi film 1969 yapımı, kaynaklarda da şarkının çıkış yılı 1970... Nasıl oluyor da oluyor anlamış değilim. Bir bilen varsa aydınlatsın.

Zeynep Değirmencioğlu'nun babası Hamdi Değirmencioğlu'nun senaryosunu yazdığı, Aram Gülyüz'ün yönettiği filmin bir özelliği Ayşecik serisinin en son filmlerinden biri olması. Zeynep Değirmencioğlu diğer filmlerde de "Ayşe" adıyla oynamıştır ama Ayşecik adıyla çevrilen filmler bitmiştir.

Hemen rol dağılımına bakalım

Zeynep Değirmencioğlu : Ayşe
Cüneyt Arkın : Sedat
Sema Özcan : Nevin
Ömer Dönmez : Ömer (Ömercik)
Önder Somer : Orhan
Salih Güney : Murat




Sinopsis:
Nevin ve Sedat iki çocuklu mutlu bir ailedir. Sedat ünlü ve başarılı bir müzisyendir. Bir gün bir kavgaya karışır ve cinayet işler. Yıllar sürecek bir ceza alıp cezaevine girer. Bu süreci film boyunca görmeyiz. Seyirci olarak sadece Nevin'i, Sedat'ı cezaevinde ziyarete gelişini görüyoruz. Sedat, çocuklarının kendisini bir katil olarak bilmesini istemediği için Nevin'e " Babanız öldü" yalanını söylemesini ve boşanmaları gerektiğini söyler. Aradan uzun yıllar geçer, çocuklar büyümüştür. Nevin, cezaevine son gelişinde kendisi ve çocuklarla ilgilenen Orhan'dan bahseder. Oysa ki Sedat'ın ona bir müjdesi vardır; iyi halden dolayı cezası bitmiş ve özgürlüğüne kavuşacaktır. Bunları söylemeye fırsatı olmaz . Hayatının kadınına orada veda eder. Nevin, evine geri döndüğünde Orhan'ın evlilik teklifini kabul eder. Sedat ise, bir kerecek dahi olsa çocuklarını yakından görebilmek için kasabaya gelir. Gelir gelmez, kasabanın amatör orkestrasına şef olur. Müzikle yakından ilgili kızı Ayşe de Sedat'ın babası olduğunu bilmeden onunla iyi dost olur.

Münir Özkul'u orkestrayı toparlamaya çalışan ve flüt çalan adam rolünde görüyoruz. Filmin şarkısı Zalimin Zulmü'nü Kamuran Akkor'un sesiyle Ayşe seslendiriyor. Kamuran Akkor da eşi Vasfi Uçaroğlu ile filmde rol alıyorlar. Rahmetli Güzin Özipek de evin dadısı Minnoş (adı Minnoş ama kendisi çaçaron) rolünde. Filmin en eğlenceli sahneleri zaten Minnoş, Ömercik ve sarı çıyan dedikleri Orhan'ın (Önder Somer) olduğu sahneler.

Dağ bayır ellerinde enstrümanları ile "do" deyince şarkıya başlayan amatör orkestra bana 1970 yapımı Seven Ne Yapmaz filmini çağrıştırıyor. Orada da orkestar şefi Münir Özkul'dur.

Nostalji sevip de biraz göz yaşı dökmek isteyenlere ısrarla tavsiye edebileceğim bu film, zamanında rahmetli babacığımı da ağlatmıştı.